14 Oca 2021

Meltem

Bir pazar tanıdım onu. Adı gibi bir anda girdi hayatımıza. İnce, uzun, zerafetiyle göz dolduran bir kadındı. Yürürken kendisinden önce uzun sarı saçlarının endamı ve mis gibi bir deniz kokusu gelirdi. Ne güzel kadındı Meltem abla, babamın biricik aşkı...

Mahalleli için "yuva yıkan kötü kadın"dı. Oysa bilmezdi mahalleli, o yuvayı asla kurmayanın annem olduğunu. Esmer, yanık tenli annem hiç sevmedi babamı. Onun kalbi bir yağız Bahriyelide kalmıştı. 

Annem ile babam ne arkadaş olabilmişlerdi ne iki yabancı. Arafta kalan ilişkileri, hiç kurulmayan yuvamız, Meltem ablanın mahalleye gelişiyle tamamen yıkıldı. Onlar boşandıktan sonra hâlâ dantelli çoraplarla gezen ben, iki tarafında arzusuyla annemle kaldım. 

Annem bana karşı hep özenli, hep dikkatliydi. Kolalı yakam boynumdan eksik olmazdı. Ayakkabılarım hep cilalı, hep temizdi. Elbette üstüm başım kadar sağlığım da kıymetliydi annem için. Otuz metre uzaktan üşüdüğümü anlar, üzerime bir hırka geçiriverirdi. Bana karşı bu kadar sevgi dolu olan kadın nasıl babamdan esirgemişti bu sevgiyi anlayamazdım. 

Bir haftasonu babam beni lunaparka götürmek için evimizin önünden aldı. Kırmızı rugan ayakkabılarım ve saçımdaki kurdele ile bayramlık hediye paketi gibiydim. Yolda giderken babam beni kendisi için değerli biriyle tanıştırmak istediğini ancak bunu yalnızca ben istersem yapacağını söyledi. Yeni biriyle tanışmak... neden olmasındı? 

Sahildeki küçük taburelerin olduğu bir yere gittik ve... o geldi. Annemden çok farklı, annem kadar güzel ve benim gibi kırmızı ayakkabılı! Önce olanca zarafetiyle babamla selamlaştı, sonra benimle. "Benimle tanışmak istediğine çok mutlu oldum Tomris. Seninle tanışmayı çok istiyordum. En sevdiğin şekeri, en komik bulduğun arkadaşını sana sormak istiyordum" dedi. O bunları söylerken babam gözlerinin içine kadar parlayarak dinliyordu onu. Ben ise babamın o bakışını gördükten sonra içimden "Limonlu şeker ve Zülfikar" demiştim bile. 

Biraz sohbet ettikten sonra beni lunaparka götürdüler. Ben istemiştim bizimle birlikte gelmesini. Onun olduğu yerde babam gülüyordu. Sanki babam kimsenin açamadığı bir lambaydı ve onu Meltem abla açabilmişti. Sırf bunun için bile sevebilirdim onu. Ama o bununla yetinmedi, sevilecek milyonlarca şey daha yaptı. 

Babamla evlendi. Annem ile düşman olmak yerine benimle haber yollayıp tanışmak istediğini söyledi. O kadar güzel arkadaş oldular ki... Üzerime toz düşmesinden korkan annem beni kendi elleriyle bıraktı haftasonlarında ona. Ev her zaman mis gibi taze yasemin kokardı. Yaptığı limonlu kurabiyeleri anlatmam mümkün değil. Sevmediğim her şeyi onunla sevebilmeyi, tahammül etmeyi öğrendim. 

Mahalleli ne derse desindi. O benim hep ablam, yol göstericim, koltuk değneğim oldu. Annemin yerine geçmeye hiç çalışmadı. Yıllarca annem ile babam arasında oluşan o büyük boşluğu doldurdu. Asla kıskanmadı. İyi ki esti, iyi ki girdi hayatımıza. Bitmeyen bir masal yaşattı hepimize.

29 Eki 2020

Tekne

 Gürültüden biraz olsun uzaklaşabilmek için güverteye çıktım. Önümde Kuleli Askeri Lisesi’nin heybeti, Boğaz köprüsünün altından geçmek üzereyiz. Yorgunum. Hem fiziksel hem de mental olarak. Tam 3 yıllık emeğimin son imzasını bugün attım, kuzenimi nişanladım ve bir iş arkadaşımın nikahına katıldım. Zorlu ama güzel bir gündü. Şimdi bulunduğum teknedeki çılgın kalabalığın gürültüsünün daha az hissedildiği güvertede günü kapatmak üzereyim. 


4 yıl önce bugünü yaşayacağım ölsem aklıma gelmezdi. Nefretle okuduğum bir lisans, uyuşmazlıklarla dolu bir ilişki ve kaldıramayacağı yüklerin altında ezilmiş dolayısıyla yetersizlik hissini sonuna kadar tatmış ben. Yirmili yaşların başında insanın ne olacağı belli olmaz derlerdi de inanmazdım. “10-15 neyse aşağı yukarı öyle olur. Tek fark reşitlik” diye düşünürdüm. Meğer konuşanlar ne haklılarmış. 25 yaşında evlenebilirsin, çocuk doğurabilirsin, boşanabilirsin, işe girip çalışabilirsin, okula dönebilirsin, araba kullanmayı öğrenebilirsin; daha neler neler. Ben bir kitabın üzerine ismimi yazdırmaya karar verdim; yazar olarak. 


Nilgün Marmara’nın intiharı başarıyla sonuçlandığında eşine “Eşinizin yazdığını biliyor muydunuz?” diye sormuşlar. Eşi de “Yani... masanın köşesine ilişir pıtır pıtır bir şeyler yazardı ama ne yazdığını hiç söylemedi” demiş. Bunu okuduğum kitabın yazarı “İnsanlar böyledir işte. Siz ne yaptığınızı söylemezseniz hiç umurlarında olmaz” diyordu. O yazarın da haklı olduğunu 25. yaşımda anneme “Anne öykü kitabım basılıyor” dediğimde “Sen kitap mı yazdın?” cevabını alınca anladım. Haklıymış. 


Şimdi uzaktaki bir kayıktan buğulu bir ses yükseliyor. Bir erkek sesi. Hiç bilmediğim bir şarkıyı söylüyor sakince. Elinde gitarıyla uzanmış, sanki yıldızlara söylüyor şarkısını. Kırgın, kaçmış ya da anlatmaya hiç cesaret bulamamış gibi içindekileri haykırıyor. Acaba beni görürse huzursuz olur mu diye düşünüyorum. Bir yandan da insani bir duyguyla acısını paylaşabilmek derdindeyim. Keşke bu tekneden o minik kayığa atlayıversem ve desem ki “Kalbindeki her neyse bir gün yolunu bulacak. Üzülmek yerine garip bir tebessümle anımsayacaksın”. Oysa onun söylediği şarkıda “Dalgalar beni savururken ona sarılmak isterdim. Ama teknede o yok. Bana hiç sarılmayacak” diyor. 


Ayakkabılarımı çıkarıp güverte korkuluklarının arasından bacaklarımı sarkıtıyorum. Boğaz’ın serin suları tabanlarıma sıçrıyor. Genç adam başka bir şarkıya geçti ama seyircisini yıldızlar kabul etmeye devam ediyor. Gözü beni görecek durumda değil. İşime geliyor. Onun kırgın sakinliğiyle yorgunluğumu bırakıyorum Boğaz’a. 


Ankara’dayken hayal ettiğim bir an vardıysa o kesinlikle bu. Dört yanı İstanbul’la bezeli odamdaki tek İstanbul hayalim. Yaşayacağıma hep emin olduğum ve hayaliyle yaşadığım tek an. Öyle pek hayal kuran biri değilimdir ancak kurduğum hayalleri de asla bırakmam. Bu kendimde en beğendiğim huydur. Oysa ben, kendimi de pek beğenmem. Hep sıradanlaştırırım kendimi. Hatta bunu o kadar iyi yaparım ki yazım yeteneğim olduğunu üniversite gazetesinde köşe yazımı okuyan bir profesör söyleyene kadar fark etmemiştim bile. “Yok hocam estağfurullah. Ne yazısı ne yeteneği. Tanıdığım en beceriksiz insanım ben.” demiştim bir çırpıda. Ama sağolsun o beni desteklemeye devam etti. 


Başlarda inançsız şekilde yazıyordum. Köşeye koyduğum bazı yazıların birbirini tamamlar gibi duruşunu fark edince de onları diğerlerinden ayırıp üzerinde çalışıp birleştirmeye karar verdim. Enteresan bir şekilde gittiğim ilk yayınevi 500 kopya ile basıma karar verdi. Dünya üzerinde 500 kişinin benim yazdığım bir kitaba sahip olacağı düşüncesi oldukça garipti. Sonuçta kendimi bildim bileli defterlerimin arası çeşitli tarzlarda yazıyla doluydu. Yani yazmaktan bahsediyoruz. Kedi eğitmiyordum ya... 


Bir hafta öncesine kadar da böyle düşünüyordum evet. Kimseye göstermediğim yazılarımı kimseye okumadığım için mantıklı olarak kimsenin yetenekli olduğum konusunda bir haberi olmamıştı. Dolayısıyla benim de yetenekli olduğumu fark edebilmem pek mümkün olamadı. Hep kendimi bomboş insan sandım. Oysa okyanus sahibiymişim. 

23 Eki 2020

Yasemin

Sevgilim, 

Küçük kızımız bugün 4 yaşında. Geçen gün rüyasında seni gördüğünü söyledi ve büyük bir heyecanla hiç görmediği seni, bana anlattı. Öyle bir anlatışı vardı ki döndüğüne yemin edebilirdim. Sahi geldin mi? Geldiysen lütfen benim yanıma da gel. Beni kendinden mahrum bırakma. O seni hatırlamıyor, bense seni unutamıyorum. Yani uğraman gereken yer benim!


İnsan kendi evladını kıskanır mı? Ben kıskanıyorum. Deli gibi kıskanıyorum hem de. Sırf hayalin onun göz kapaklarının arkasında belirdi diye canımı verebileceğim evladımı kıskanıyorum. 


Hatırlıyor musun doktor ‘Kızınız olacak’ dediğinde sevincinden aldığın nefesi bırakamamıştın. Doktordan çıkarken henüz doğmamış kızını büyüdüğünde nasıl ‘elin adamı’na vereceğinin hesabını yapıyordun. ‘Prensesimi veremem öyle ite kopuğa’ demiştin. Hatta doktora bile ‘Ben bu kızı nasıl evlendireceğim?’ diye soracaktın da ben tutmuştum seni. 


Arabaya bindiğimizde radyoda Tuğkan’ın ‘Civciv’ şarkısına denk gelmiştik. Durduk yere ‘Küçük civcivim, güzel kızım, dünyam benim’ diye şarkıyı söylemeye başlıyordun. Biliyor muydun gerçekten bir küçük civciv gibi sapsarı kızımız olacağını? Hissetmiş miydin sana bu kadar benzeyeceğini? 


Ah... hayat bize niye bunu yaptı? Niye bizi kopardı? Keşke hep birlikte gitseydik. Keşke hiçbirimiz geride kalmasaydı. 


Evlenmemize bir kaç gün kala ‘Hayattaki en güzel başarım senin kalbine girmekti ama bunu ne zaman başardım bilmiyorum. Senin için hep ‘Duvarları var onun, aşamazsın’ demişlerdi. Ben o duvarı nasıl aştım?’ demiştin. Düşünüp düşünüp bulamamıştım. Oysa ben senin kalbine hangi gün girdiğimi biliyordum. 


Yeğeninin kolu kırılmıştı. Hastaneye gitmeye çalışıyordunuz ama araban arıza yapmıştı. Köprünün ortasında kalmıştınız. Köprüde sizi görüp ben götürmüştüm hastaneye. Yağız’ın o iç çekişi hala kulağımda. Nasıl korkmuştu... Ablanın telefonu kapalıydı, ulaşamamıştık. Yağız, ameliyattan sonra aldığı narkoz yüzünden beni annesi sanmıştı. Sarılıp ‘Anne canımı çok acıttılar’ diye ağlamış, beni bırakmamıştı. O kucağımda ağlarken bana bakışını görmüştüm. Yabancı bir kadının kucağında yeğenin... Farklı bakıyordun ama anlamlandıramamıştım. Ne kadar da safmışım! Ablan gelene kadar Yağız kucağımda uyuyakalmıştı. O uyuyunca ben de işe dönmüştüm. O gün senin bana aşık olduğun gündü. Benim sana aşık olduğum günse ofise çiçek yolladığın gündü. Yasemin demetinin içindeki not Yağız’ın ağzından yazılmıştı ama o cümle kesinlikle senindi. 


Senden sonra yaptığım en kolay şey kızımıza isim vermek oldu. Düşünceni bilmiyordum ama çok seveceğini düşündüğüm bir isim verdim. Yasemin... Onun kokusunda seni bulmak beni hayata bağladı. Onun kokusu için yaşıyorum ama kalbimde senin aşkınla öleceğim. Seni çok seviyor ve özlüyorum. Lütfen gelmeyi unutma. 


Karın...

16 Eki 2020

Siyahın Aydınlığı

 Bu hikayeyi nereden anlatmaya başlasam bilemiyorum. Aslında anlatması gereken kişinin ben olduğumdan bile emin değilim. Belki Eda anlatsa çok daha ayakları yere basan şekilde anlatırdı ama benim bunu birine mutlaka anlatmam gerek. Bu bir aşk hikayesi.


Başta kendisi olmak üzere herkesin ‘asla evlenmez’ dediği asi arkadaşım bugün yüzlerce davetlinin önünde ‘sonsuza dek evet!’ diye bağırdı ve onun böyle bağırmasını sağlayan adam benim 3 aylık çalıştığım şirketten arkadaşım. Nasıl yaptım ettim bilmiyorum ama hayatımın en büyük başarısı bu. 


Her şey benim doğum günümü kutlamaya karar vermem ile başladı. Eda’nın tüm burun kıvırıp negatiflik yüklemelerine rağmen bir kafeyi tek gecelik kiraladım. Süslemeleri kendi ellerimle yaptım. Tüm o kasnaklar, balonlar hepsi benim emeğimle mekandaki yerlerini aldılar. Bronz, lacivert ve beyaz. Tanıdık geldi mi? Ravenclaw! Doğru! Konseptimiz Harry Potter ve Hogwarts dünyasıydı ve ben (ünlü bir reklam ajansında reklamcı olarak topuklular üzerinde seke seke ceylan gibi yürüyen ben) bir çocuk gibi doğum günü kutladım. Planım çocukluk hayalimi otuzumu bulmadan gerçekleştirmekti ve başardım. 


Tüm planı Eda’ya anlattığımda ‘Cidden cüppe ve asayla çocuk gibi parti mi yapacaksın?’ dedi. O an onun bir Slytherin olduğuna karar verdim ve tüm ikna becerimi kullanarak kendisini partime gelmeye ikna ettim. 


Kafenin kapısından o yeşil astarlı cüppeyle girdiğinde hissettiğim gururu anlatamam. Simsiyah beline gelen düz saçları ve yeşil gözleriyle muhteşem bir Slytherin kızı olarak karşımdaydı. Beklemediğim şey telefonla konuşurken kulak misafiri olan Okan’ın Gryffindor cüppesiyle gelecek olmasıydı. Kapıda gelenleri karşılarken bir anda ‘Selam Sinem!’ dedi ve içeri girdi. Tam bir Okan hareketidir, emin olabilirsiniz. Neyse ki biraz fazla girişken olmasının dışında pırlanta gibi çocuktur. Ama ben onu o zamanlar bilmiyordum. 


Panikle ‘selam’ diyebildim. Arkamdan Eda zavallı Okan’ı sesimdeki panik yüzünden gözleriyle esir almıştı bile. 


Tüm kutlama boyunca Eda, bir tabure üzerinde elinde gazozla etrafı duygusuz bakışlarla izledi. Okan ise hayatımı kurtardı diyebilirim. Işıklar patladığında tamir etti, ses sistemi sorun çıkardı; o çözdü. Adeta benim için gün kurtarmaya gelmiş bir melekti. O telefonu duymasa hiç haberim bile olmayacak bir melek. 


Kutlamadan bir kaç gün sonra Eda bana geldi. O minicik mutfağımda muhteşem mezelerini döktürürken telefonum çaldı. Okan... Muhtemelen yeni aldığımız projeyle ilgili bir şey soracaktı. Belki tasarımla ilgili bir şeydir diye düşünerek açtım. 


- Sinem bu saatte arıyorum kusura bakma ama ben bugün bir kitabı ofiste unutmuşum. Renkler ve Reklamcılık diye dergi tipinde bir kitap. Ofise geldim baktım ama bulamadım. Görevli Sevinç abla senin öyle bir kitabı aldığını söyledi. Sende mi acaba kitap? 


- O senin miydi? Kusura bakma ya... Ben aldım evet onu. İstersen hemen getirebilirim.


- Yok yok, sen evdeysen hiç gelme. Ben birazdan gelip evinden alabilirim. 


- Ah çok iyi olur o zaman. Bekliyorum. Görüşürüz. 


- Görüşürüz. 


Telefonu kapattığım an Eda’nın yeşil gözleriyle karşı karşıya kaldım ve bir anda korktum. 


- Ay ödümü kopardın be. İnsan haber verir geldiğini! 


- Kim geliyor?


- Okan. Merak etme yemez. Kitabını almışım çocuğun. Alıp gidecek. 


Beş dakika sonra kapı çaldı. Açtım ve kitabını verdim. Tam o sırada Eda geldi ve hiç beklemediğim bir şey söyledi. 


- Meze sever misin? Fazla yaptım istersen sen de gel, ye. 


Eda’yı hayatımda ilk defa ikinci kez gördüğü biriyle iletişim kurarken görmüştüm. Sesi soğuk ama kurduğu cümle bir o kadar da samimiydi. Normal bir insan bunu garip karşılardı ama o kişi Okan olduğunda durum böyle değildi. 


- Çok sevinirim. Teşekkür ederim. 


Ve içeri girdi. Yaklaşık bir saat sonra Eda gülüyordu. 20 yıldır nadiren güldüğünü gördüğüm en yakın arkadaşım iki gündür tanıdığı birine gülüyordu. Gülmeyi ağlamak kadar zayıflık sayan Eda, gülüyordu. Önce sarhoş olduğumu, sonra rüya gördüğümü düşündüm. Şaşkındım. 


İlerleyen günlerde Eda’nın güldüğü anlar arttı. Kahkaha bile attığına şahit oldum. Aynı dönemlerde Okan’ın girişimci ruhu biraz durgunlaştı. İçine kapanma gibi değildi ama belirgin biçimde sakinleşmişti Okan. Önce ne olduğunu anlayamadım. Sonraları Eda yavaş yavaş Okan’ı sormaya başladı. Okan ise artık iyice dalgınlaşmıştı. Ofisteki işlerin teslim tarihlerini karıştırmaya başladığında kenara çekip konuşmaya karar verdim. 


Kenara çektim ve sesimin soğuk olmasına dikkat ederek ‘Okan’ dedim. ‘Çok çok çok özür dilerim Eda hanım. Biliyorum biraz fazla dalgınım. Lütfen affedin’ dedi ve hızla uzaklaştı. Eda’ya o gün hiçbir şeyden bahsetmedim ancak Okan’ın durgunlaşma nedenini anlamıştım. Eda’nın düşüncesini anlayabilmek içinse küçük bir oyun oynamam gerekti.


Doğum günümü kutladığım kafeyi bu sefer yılbaşı için kiraladım ve partiyi maskeli balo şeklinde tasarladım. Tek koşul herkes kendi benliğine zıt şekilde giyinecekti. Eda bunu öğrendiğinde beni yine oldukça şaşırtarak heyecanlandı ve ne giyeceğini düşünmeye başladı. Kararını verdiğinde ise yine şaşırdım. Çünkü balerin olmaya karar vermişti. Yani konsepte tam uyumluydu. Tüm dövmelerini özel kapatıcılarla yok etmişti, saçlarını tepeden topuz yapmış, üzerine pembe bir tütü giymişti. Muhteşem yaptığı makyajı, ayağındaki pointlerle tam anlamıyla bir balerindi. 


Okan ise daha ilginçti. Üzerinde 17. yüzyıl Fransız aristokratlarına özgü bir takım elbise, başında dönemin tablolarında gördüğümüz beyaz peruk ve akordeonu anımsatan yakasıyla tam bir Barok tablosundan fırlamış gibiydi. Çalıştığım şirkette yazılım mühendisi olduğunu bilmesem gerçekten tablodan kaçtığına yemin edebilirdim. 


Doğum günü partisinin aksine pek çok insan gibi yan yana oturup kurabiye yiyip sohbet ettiler. Tombalada kıyasıya mücadele ettiler. Gece olduğunda Okan bizi evimize bırakmak için ısrar etti. O kadar yorulmuştum ki karşı çıkacak gücü bulamadım. 


Sabah mutfaktan gelen hafif müzik sesiyle uyandım. 


- Günaydın Şirine. Umarım yastığının rengini fark etmişsindir. Etmediysen de az sonra fark edeceksin. Bir de lütfen yeni hazırladığım ekmeklerimi maviye boyamadan önce yıkan. Seninle konuşmak istediğim bir şey var. 


Dün gece Şirine olarak katılmıştım partiye ve Eda Şirine esprisi yapıyordu. Hem de kendinden çok farklı şekilde. Orada ayıldım. Gece ne yüzümü temizlemiştim ne de yastığa kılıf geçirmiştim. Odama gittiğimde gördüğüm manzara yastıkla sınırlı değildi. Tüm yatağım beyaz çarşaflarıyla birlikte masmavi olmuştu. Önce güzel bir duş aldım ardından çarşafları değiştirdim ve karnımın ziline boyun eğip mutfağa doğru yol aldım. 


Eda dalgın bir şekilde peynirle oynuyordu. Karşısına oturup ‘Konuş bakalım ne anlatacaksın biricik arkadaşına.’ dedim. 


- Ben galiba aşık oldum.


- Ne? Kime? Nasıl? Ne zaman? Nerede? Niye? 


- Yavaş yavaş. Galiba dedim. Emin değilim. 


- Sen kim olduğunu söyle ben sana emin şekilde söylerim olup olmadığını.


- Okan. 


- Aşık oldun. 


- Nereden biliyorsun?  


- O da sana aşık çünkü. 


- Ne? Nasıl? Ne diyorsun kızım sen? Ben dalga geç diye mi söyledim ama ya? Bel altı vurmaktır bu. 


- Yoo gayet ciddiyim. Nasıl anladığımı da söyleyeyim. 


- Söyle


- Şimdi sen benim 20 yıllık arkadaşımsın. Değil mi? 


- Evet


- Sen benimleyken güldüğünün 5 katı kadar son iki haftada güldün. Net aşıksın. %100! 


- Onun bana aşık olduğunu nereden çıkardın? 


Dalgınlaştı. Varlığıyla şirketi birbirine katıp herkesin içinden acelesiyle geçen Okan durgunlaştı. Teslim sürelerini bile karıştırır oldu.


- Diyorsun. 


- Diyorum ve eminim. Sen de yakında görürsün. Bak buraya yazıyorum. 


Bu konuşmadan iki hafta sonra Okan kendisine verdiğim gazla (ki niyeti olanı güzel gazlarım) Eda’yı yemeğe çıkardı. Bir ay sonra ona onu sevdiğini söyledi. Bir ay bir hafta sonra birbirleri için ne kadar değerli ve farklı olduklarını hissettiler. Bir sonraki hafta ben İstanbul’daki bir şirketten iş teklifi aldım ve İstanbul’a taşındım. Altı ay sonra Eda ağlamaklı bir sesle ‘Sana çok ihtiyacım var.’ diyerek aradı. İşlerimi ayarlayıp Cuma akşamı eve uğramadan direkt yola çıktım. Gece yarısı benim eski, Eda’nın yeni evinin önündeydim. Zili çaldıktan saniyeler sonra Eda’yı boynuma sarılmış, koklayarak öperken buldum. 


- Eda, boğuluyorum. Nefes almam lazım


Ay özür dilerim, diyerek ellerini çözdü. O an parmağındaki ışıltı dikkatimi çekti ama belli etmemeyi tercih ettim. 


- Sana ihtiyacım var deyince atladım geldim. Kötü bir şey olmadı değil mi? 


- Yok yok merak etme olmadı. Benim gelinliğime karar vermek için sana ihtiyacım var. 


- Ne dedin sen? 


- Gelinlik diyorum gelinlik. Slytherin cüppesiyle evlenemem herhalde. 


- Bir daha söyle. 


- GE-LİN-LİK HANİ NİKAHTA, DÜĞÜNDE GİYİLEN BEYAZ ELBİSE. 


- Haydi be! Aaaaaa! Tebrik ederim! Kiminle? 


Kafama yediğim o şaplağa gerçekten ihtiyacım olduğunu yedikten sonra anladım. Okan... Okan benim Pandora’nın kutusu arkadaşımı tam anlamıyla değiştirmişti. Gözlerimin önünde, sevgiyle, şefkatle, sakinlikle benim arkadaşımın dünyasını aydınlatmıştı. O kadar güzel açtırmıştı ki o güneşi üzerine, başta Eda olmak üzere hiç birimiz garipsemedik. 


En yakın arkadaşım bugün dünya evine girdi. ‘Aşık olmayacağım. Evlenmeyeceğim.’ diyen isyankar arkadaşım beyaz ışıklar altında neşe içinde ‘sonsuza kadar evet’ dedi. Şu an İstanbul’a, sabah işimin başında olmak için güzel şehrime gidiyorum. Arabaya binerken Eda elime çiçeğini tutuşturdu ve ‘sıra sende’ dedi. ‘Ben aşık olmayacağım, evlenmeyeceğim.’ dedim, gülüştük. Sürücü koltuğunun yanındaki koltukta bana göz  kırpan buketim ve ben İstanbul’a gidiyoruz

13 Eyl 2020

Yalnızlık

Fark ettim ki herhangi bir günde fotoğrafımı çekecek bir tanıdığa sahip değilim. Komik ama bunu uyumadan önce saçlarımı tararken aynada kendimi gördüğümde fark ettim. Fark ettiğim anda tarak saçlarımın arasında daha yarı yolu bile bulamamışken kalakaldı. Komik çünkü uyumadan önce saçlarını tarayan kimseyi de tanımıyorum. Aslında tanıdığım kimsenin olmayışından kaynaklı da olabilir bu. Tüm tanıdıklarım romanların satırlarında bahsedilen karakter ve tiplerden ibaret. 

Sanırım bazı şeyleri baştan almam gerekiyor. Böylelikle zihninizdeki ‘Bu yazı nereden çıktı karşıma?’ sorunuza bir cevabım olur. Hem kim bilir, belki yalnız değilimdir o kadar da. 
Adım... adımın bir önemi var mı? Yani beni tanımanız için bir ada ya da kaç yaşında olduğum bilgisine ihtiyacınız var mı? Belki siz sokakta yürürken yanınızdan aceleyle geçtim, hatta omzunuza çarptım. O zaman da merak etmiş miydiniz adımı? Yoksa çarpanın olduğunu umursamadan ‘pardon’ diyip geçtiniz mi? 

Sahi siz hiç birinin fotoğrafını ‘Sakın kımıldama. Işığın şu an şahane, fotoğrafını çekmem gerek!’ diyip çektiniz mi? Benim hiç çekilmedi. Kimse ‘Işığın şahane’ de demedi. Belki tanıdığım olmadığı içindir. Neyse aynı yere dönmeyelim şimdi. 
Peki hiç gece lambası ışığında elinize oje sürdünüz mü? Böyle bordo falan... Sizce de çok zor değil mi? 

Ah ne saçmalıyorum ben? Kırk yıllık yalnızlık bir gece vakti ansızın yenilen pestilin şekeri gibi başıma vurdu. Acaba yavru kedi mi alsam? Bakabilir miyim ki? Yoksa onun da canı benim gibi şu duvarlar arasında sıkılır mı? Sever mi beni acaba? Kedilerin böyle şeyleri pek umursamadığını okumuştum. Köpek mi alsam yoksa? Şöyle küçük, işten geldiğimde neşeyle kuyruk sallayan bir yumurcak. Olmaz mı? 

Olmaz mı... Birazdan kırık bir parkenin altına koyacağım belki bulunmayacak,  belki 60 yıl sonra yıkıntılar arasında bulunacak basit bir kağıttan cevap bekliyorum. İnsan be tuhaf bir mahluk. Sesinin bir fısıltısının duyulmayacağını bile bile yine de bağırarak şarkı söylüyor. Beni dinleyen, duyan, hisseden bir hava molekülü bile yok ve ben oturmuş sanki biri beni duyuyormuş gibi bir şeyler anlatıyorum. Garip şey şu yalnızlık... 

26 Ağu 2020

Çifte Kumrular

Gemisi karaya yöneldiğinde gördüğü ilk şey ışıl ışıl parıldayan şehrin ışıkları oldu. Bu ışıkları ne zaman görse içini çocuksu bir sevinç kaplardı. Ancak karaya ayak bastıktan üç gün sonra gözlerini yine ufuk çizgisine kilitlenmiş halde bulacağını biliyordu. Çocukken de karpuza doyunca gözleri kavun arar üç gün sonra yine karpuz diye ağlardı. Bu aklına gelince tatlı bir tebessümle limana yanaştı.

Tekneden inen ‘sosyetik güzel’ ile ‘yakışıklı oyuncu’nun ardından kendini marinanın pürüzsüz tahta zeminine attı. Az önce indiği marinanın bir benzerine inmesine iki günü vardı. İki gün boyunca bu ışıltılı yerde bir otel odasında kalacaktı. Muhtemelen bölgedeki en lüks oteldi kalacağı yer. İstanbul’dan görev verildiğinde teknenin anahtarını almak için gittiği şirketteki delikanlı, imalı bir imrenme ile vermişti anahtarı.

Önce oteli bulmalıydı. Elindeki adrese göre 5 dakikalık bir sahil yolunda yürümesi gerekiyordu. Tam tahmin ettiği gibi beş dakika sonra otele girişi yapılmış, ‘sosyetik güzel’ ve ‘yakışıklı oyuncu’nun özel tekne kaptanı olarak lüks bir otelin kral dairelerini aratmayan odasına yerleşmişti. Yerleşmek derken 2 gömlek bir şort ne kadar yerleştirilebilirse o kadar yerleşmişti. Yemek yedikten sonra otele yürürken dikkatini çeken pazar yerine şöyle bir bakmaya karar verdi. Günlerdir denizde, iki cıvık sevgiliyle küçücük teknede sıkışıp kalmıştı. Biraz yürümenin iyi geleceğini düşündü. Yerleştirdiği gömleklerden birini sırtına geçirdi. Altına bir şort giydikten sonra telefon, cüzdan ve oda kartını alıp kapıyı çekerek kapattı.

Renkli ampüllerle aydınlatılan pazar yerinde yürümeye başladı. Annesi için pamuklu, üzerinde renkli çiçek desenleri olan zarif bir fular aldı. Parasını pazarcı kadına verirken annesinin ‘Yavrum ne zahmet ettin? Kendine alsaydın bir şeyler. Teşekkür ederim bitanem’ diyen sesini duyar gibi oldu. Tezgahtan ayrılırken annesini özlediğini hissetti ve görüntülü arama başlattı. Saniyeler sonra annesinin ‘Mehmet... Can... ah canım oğlum. Nasıl geçti yolculuğun yavrum?’ diyen tombul yüzü karşısındaydı. Yedi cihan bir araya gelse vazgeçemeyeceği tek insanın annesi olduğunu düşündü. Bir süre konuştuktan sonra telefonunu kapattı ve cebine koydu. Ardından sahilde biraz daha yürümeye karar verdi. Bankların sıralandığı sahilde yürürken bir genç kız omzuna hafifçe çarptı. O kadar hafifti ki bu çarpışma ikisi de nasıl olduğunu anlayamadı. Sadece bir anlığına Mehmet gördüğü yüzü tanır gibi oldu. Kavisli düzgün kaşları, iri ela gözleri ve narin bedeniyle zarif bir silüete sahipti genç kız. Bir acelesi var gibi değil de her zaman vaktinde gittiği bir yere yine vaktinde yetişmeye çalışır gibiydi.

Ertesi günün sabahında resepsiyonun telefon sesine uyandı. Telefondaki kişi tekneyle getirdiği çiftin sağlık problemleri nedeniyle gezinin kalan aşamalarının iptal ettiğini ancak otel ücretleri dahil olmak üzere tüm gezi ücretlerinin ödendiğini söylüyordu. Yani istediği zaman tekneyle evine dönebilirdi. Uyandırılmış olmanın verdiği moral bozukluğuyla duşa girdi. Ancak duştan çıkmak üzereyken tekneden getirmediği bazı eşyaları olduğunu hatırladı. Mecburen otelin çelenkli logosunun bulunduğu kalın beyaz banyo havlusunu beline sardı. Fit vücuduna sarılı olan havlu aynadan oldukça garip geldi gözüne. Hızlıca kurulandıktan sonra eşyalarını tekneden almak üzere odasından çıktı.

Dönerken dün akşam çarptığı kız geldi aklına. Sanki... sanki tanıyor gibiydi ama bir o kadar da daha önce görmediğine emindi. Ne kadar güzeldi gözleri... O bunları düşünürken sağ omzuna birisi çarptı. Minik sarsıntının etkisi henüz geçmemişken ipek gibi bir ses ‘Çok... çok pardon.’ dedi. Dün çarptığı kız... ‘Kusur... kusura bakmayın. İki gündür size çarpıyorum. Çok afedersiniz’

Mehmet kızın yüzündeki hücreleri ezberler gibi ela gözlerinde takılıp kalmıştı. Nereden tanıdığını kızın gözlerindeki renk değişimlerinden anlayabilecekti sanki. Duruyor ve yalnızca bakıyordu. Genç kız hipnoz olmuş gibi gözlerinin içine bakan bu genç adamın bir anda kendisini anlamıyor olabileceğini düşünerek sırayla İngilizce, Fransızca ve İspanyolca söylediklerini tekrarladı. Turist miydi acaba? Belki yolunu kaybetmişti. Akasya hayatında ilk defa ona böyle derin bakan birisinin karşısında kendisini çaresiz hissetti. Bu çaresizlik kendisini tanıtma, isterse ona yardım edebileceğini açıklama ihtiyacı hissettirdi.

- Merhaba. Ben Akasya. Kaybolduysanız size yardımcı olabilirim.

Mehmet tam bu noktada kızdan gözlerini ayırabildi. Akasya... Demek adı buydu. Ne kadar güzel tınlıyordu kulakta.

- Mehmet ben. Dalmışım kusura bakmayın. Kaybolmadım.

- Ah Türkmüşsünüz. Kaybolmadığınıza sevindim, iyi günler Mehmet bey.

Mehmet yine aynı yerde, aynı kızın arkasından bakakalmıştı. Mesleğini duyduktan sonra o edepsiz şakaları yapanlar, Mehmet’in şu halini görseler ne düşünürlerdi acaba?

Otele döndüğünde lobide zafer bayramı kutlamaları kapsamında bir maskeli balo yapılacağını ve herkesin bu baloya davetli olduğu yazılı afişi gördü. Daha önce hiç maskeli baloya katılmamıştı. Nasıl bir şey olduğu merakıyla katılmaya karar verdi. İhtiyacı olan tek şey bir maskeydi. Tam bu sırada afişteki minik yazı dikkatini çekti. ‘Arzu eden misafirlerimiz kostümlerinin üzerine otelimizin vereceği maskelerle katılabilirler.’ Evet, o baloya gidecekti.

Akşam olduğunda otelin bahçesindeki sesler Mehmet’in odasına kadar geliyordu. Kaptan üniformasını giyip baloya indi. Resepsiyonda verilen renkli karton maskelerden beyaz ışıltılı bir tane aldı ve insanların arasına karıştı. Biraz dans edenleri izledikten sonra havuz kenarına yürüdü. Klor ve çeşitli kimyasallarla dengelenen suyun kokusu deniz kokusu yanında oldukça yapay geldi Mehmet’e. Denizin çok daha güzel bir kokusu olduğunu düşündü. O koku önce Kuleli’ye ardından Deniz Harp Okulu’na girmesine neden olmuştu.

Mehmet bunu düşünürken yanındaki şezlonga askeri pilot üniformalı bir kadın oturdu. Siyah sımsıkı toplanmış saçları gecenin loşluğunda bile fark edilebiliyordu. Rüzgarın getirdiği kokusu ise yine tanıdıktı. Dikkatle baktığında dün gece çarptığı ve bugün adını öğrendiği Akasya olduğunu fark etti. Fark edilmemiş olmanın rahatlığıyla uzun uzun genç kızın yüzünü inceledi. İki gündür hissettiği tanışıklık duygusuydu onu bu kadar cesaretli kılan. Bir anda onunla gerçekten tanışmak, sohbet etmek, bilmediği bu hayatın içinde var olmak istediğini fark etti. Bu nedenle sakince kızın yanına gidip ‘Merhaba Akasya hanım. Ben Mehmet. Kusura bakmayın dün ve bugün size oldukça kaba davrandım. Hatamı telafi etmek için size meyve suyu getirdim.’ dedi. Daha dün gece tesadüfen tanıştığı bu adamın düşüncelerini bu kadar nahifçe anlatışı Akasya’nın kalbinde Mehmet için bir yer açmasına neden oldu. Böylelikle arkadaşlarının ‘çifte kumrular’ diye takıldığı o derin aşk resmen başladı.

Bir Küçük Köpek Hikayesi

İyi bir üniversite kazanma hayali pek çok genç gibi onun da beynini işgal etmişti. Bir sayısalcı olarak matematiğinin iyi olması yetmezdi. Gelecekte insanlar üzerinde iyi bir intiba bırakmak için her şey hakkında bilgi ve birikimi olmalıydı. Genel kültür, tarih, coğrafya, edebiyat... Üniversite sınavını kazanmak için hepsi kafasının içindeki iki kiloluk organa kalıcı olarak işlemeliydi.

Zihninde bu düşünceler umarsızca dolaşırken kendisini evinin önünde buldu. Demek okuldan buraya kadar tüm o düşüncelerle yürümüştü. Anahtarıyla kapıyı açtı. Evin ıssız sessizliğiyle birlikte gözleri karşıdaki aynaya takıldı. Akranlarına göre uzun boyu, geniş omuzları ve ‘arkadaş’larının ‘espri’lerini daima kaldıran bedenini görmek sıkılmış canını daha da sıktı. ‘Göbeğim için 6 kilometrecik yürümüş olmak nedir ki?’ diye düşündü.

Sırt çantasını yere bıraktı, ellerini yıkadı ve artık sesini duyurmaya başlayan midesi için mutfağa yöneldi. Annesinin bıraktığı ‘Yemekler dolapta. Kardeşinin de yemek yediğinden emin ol. Sizi seviyorum. <3 ’ yazılı notu okudu. Doğru... kardeşten çok baş belası diyebileceği bir erkek kardeşi vardı ve muhtemelen eve gelmek üzereydi. ‘’Allah’ım lütfen yemeğim bitince gelsin’’ dediği sırada evin kapısı ‘Höyküü’ diyen ergenin sesiyle açıldı. Şahane gününe muhteşem kardeşinin sesinin eklenmesiyle festival tadında bir gün geçirdiğine kanaat getirdi. Derin bir nefes alarak ‘Adım Öykü ama senin için abla sevgili boru. Ellerini yıka ve derhal yemeğe gel. Yarın Tarih sınavım var. Ona çalışmam gerek. Gelmediğin takdirde kendi yemeğini kendin alırsın, haberin olsun’ dedi.

Hızla gelişen vücuduna ayak uyduramayan çocuksu yüzüyle bir anda kardeşini yanında dikilir buldu. Sırıtarak ‘Höykü sana göstermem gereken bir şey var.’ diyen Övgü sabahki haline göre daha büyümüş geldi gözüne. ‘Bu çocuğun bir günde büyümesi normal mi acaba?’ diye düşünürken görüş açısına giren yavru köpeği fark etti. Düşük kulakları, içeri sokmayı unuttuğu minik pembe diliyle pis ama sevimli bir yavruydu.

- Ne güzel. Şimdi hayvanı ait olduğu yere, kapının dışına bırak, ellerini yıka ve yemeğe gel.

- Olmaz. Benim artık o. Ben bakacağım ona.

- Saçmalama Övgü. Bırak hayvanı ve gel.

- Olmaz. Annem izin verdi. Sana ne?

Öykü annesinin evde bir köpek bakmalarına izin vermeyeceğinden adı kadar emin bir şekilde kardeşiyle tartışmaktan vazgeçti. ‘Nasıl olsa annem bu kadar kirli bir hayvanı asla eve almayı kabul etmez’ diye düşündü. Biraz daha iyi hissettirdi bu düşünce. İki kardeş görece sakin ve sessiz bir şekilde yemeklerini yiyip odalarına çekildiler. Övgü, Öykü’nün tüm ikazlarına rağmen köpeği de odasına götürdü.

Öykü odasına girdiğinde her zamanki düzenli yatağını ve çalışma masasını buldu. Kendinde en çok beğendiği özelliğiydi bu. Kalıp gibi düzenli olmak ona hep huzur verirdi.

Masasına oturup tarih çalışmaya başladı. Orta Çağ Avrupa tarihi, Derebeylik sistemi, Haçlı Seferleri, Yüzyıl Savaşları, Çifte Gül Savaşı derken Fransız İhtilaline geldiğinde beyni imdat diye bağırmak üzereydi. Bu nedenle ara verip biraz (ama sadece biraz) televizyon izlemeye karar verdi. Belki bir bilgi yarışması bulurdu. Salona gittiğinde Övgü elinde telefon, kucağında minik köpek ile yatıyordu. Övgü’nün büyük cüssesinin yanında kıvrılıp uyuklayan köpek daha da küçük gibi görünüyordu. Onları o halde görünce Öykü zavallı köpeğe acıdı ve onlarla yaşanmasının iyi olabileceğini düşündü.

- Övgü... Sen gerçekten bu köpeğe bakabileceğini düşünüyor musun?

Ablasının köpeğe biraz daha ılımlı baktığını fark eden Övgü, vereceği yanıtın hayvanın kaderini değiştireceğine emin, ‘Evet abla. Şunun tipine bir baksana! Sokakta bulmuşum gibi değil de sanki benim için doğmuş gibi. Düşünsene sen ders çalışırken ayağının dibinde yatan yumuşacık bir şey. Cinsiyetini bilmiyoruz ama renk renk kıyafetler de alabiliriz’ Öykü’nün zayıf noktasıydı kıyafetler. Kime olursa olsun giyim kuşama bayılırdı. Övgü bunu bildiği için hiç sevmese de ablasını ikna etmek için bu kozu bile kullanmıştı. Yeter ki köpek onunla kalsın, her şeyi yapabilirdi. Şayet köpek dişiyse ablasının hayvana neler giydirebileceğini düşünmek istemiyordu ama olsun, bir köpeğinin olması için aile meclisinden iki evet oyu yeterdi. Babasının evet diyeceğinden emin gibiydi. Ablası da evet derse annesinin hayır demesinin bir önemi kalmazdı. En ince ayrıntısına kadar düşünmüştü bunu. Defalarca planlar tasarlamış, gözden geçirmiş, revize etmiş ve sonunda başarmaya iki evet oyu kalmıştı. Üstelik de aradığı köpek hiç bir şekilde çabalamadan kendi ayağıyla önüne gelmişti.

Akşam olduğunda iki kardeş köpek konusunda bir uzlaşmaya varmışlardı. Köpek, Övgü’nün odasında tüm sorumluluk Övgü’ye ait şekilde yaşayacaktı. İkisinin de Öykü’nün odasına girmesi kesinlikle yasaktı. Bunun karşılığında Öykü köpeğin evde kalmasına onay verecek ve cinsiyetinden bağımsız olarak istediği gibi köpeği süsleyebilecekti.

Bu anlaşma Övgü Fransa’da üniversite kazanmasına kadar sorunsuz olarak yürütüldü. Ancak Fransa’daki yurdun evcil hayvan kabul etmeyişi ve Övgü’nün ‘Köpeğim yoksa ben de yokum’ demesi Öykü’nün anlaşmayı bozmasına neden oldu. Böylece köpek Öykü’nün sorumluluğuna geçerken Övgü Fransa’daki hukuk eğitimine başladı.

14 Tem 2020

Çiçek (Alexandre Sergeyeviç Puşkin)

Kurumuş, kokusuz bir çiçek gördüm,
Unutulmuş bir kitabın sayfaları arasında;
Ve bu çiçek tuhaf hayallerle,
Doldurdu ruhumu ansızın:
Nerede açtın, ne zaman, hangi baharda?
Çok mu yaşadın, kim seni koparan?
Tanıdık mı, yabancı bir el mi?
Ve neden seni böyle bırakıp gittiler? 
Sevecen bir buluşmanın mı,
Yoksa ölümcül ayrılıkların anısına mı,
Ya da ıssız kırlarda, orman gölgelerinde yapılmış,
Bir yalnız yürüyüşün ardından mı buradasın? 
Yaşar mı şimdi çiçeği solduranlar?
Acaba şimdi neredeler?
Yoksa onlar da, şu gizemli çiçek gibi,
Çoktan cansızlaşıp gittiler mi?

29 Şub 2020

Mürekkep

İstanbul’un tarihî yarımadasında bulunan eski bir semt burası. Kimileri için yalnızca bir semt, kimileri içinse -benim gibi- başını sokabileceği bir ev; Vefa’dayız. Birazdan güneş batacak, insanlar yorgun bir halde işlerinden okullarından çıkıp evlerine gitmek için metroya ya da otobüse yetişmeye çalışacak. Belki biri beni görüp başımı okşar, bir kap su verir diye yıllardır burada; Şehzade Cami’nin avlusunda yaşıyorum. Biliyorum, ev diyince kapılı pencereli bir yer hayal etmişiniz ama kader. Ben de isterdim Nişantaşı’nda kaloriferli bir evin koltuğuna çıkıp sokaktan telaşla geçen insanları kibirle izleyen parfümlü bir kedi olmayı ama maalesef ki çöp kokulu bir sokak kedisiyim. 

Adım Mürekkep. Az ilerideki üniversitenin öğrencileri bir mürekkep kolisinin içine sığınmış halde, henüz kuyruğunu bile dik tutamayan bir yavruyken verdiler bana bu adı. Annem hakkında hiç bir fikrim yok. Zaten yavruluğuma dair hatırladığım en eski şey denizden esen o lodoslu günde kolinin içinde bulunmam. Bir öğrenci buldu beni. Sevgilisiyle buluşmak için hızlı hızlı yürüdüğü sırada yakalarını kaldırdığı kaşe montunun cebindeki parçalanmış peçeteyi çöpe atmak istemese belki de şu an yaşıyor olamayacaktım. Hayatımı bir peçete kurtardı inanabiliyor musunuz? Pantolonunun hışırtısını annemin sesi sanmış, karnımın aç olduğunu anlatabilmek için bağırmaya başlamıştım. Annem beni duymadı ama o duydu. 

Veterinerlik Fakültesine götürdüler hemen beni. Bir süre orada tedavi gördüm. Sonra sahiplendirmek istediler ama kimse istemedi beni. Niye istemediklerini bilmiyorum. Belki tüylerimin rengini sevmediler, belki bakamayacaklarını düşündüler. Bilemiyorum. Eskiden çok düşünürdüm niye beni kimse sahiplenmedi diye. Sonra bir kadının ağlayarak çocuğunu cami avlusuna bıraktığını gördüm. 'Pati kadar bebeğe bakamayan insanlar bana mı bakacaklar?' diyip birilerinin bana evini açmasını umut etmekten vazgeçtim.

Neyse, nerede kalmıştım? Hah!.. Kaçışımı anlatacaktım. Fakültedeyken dışarıyı çok merak ettim. Güneşi, yıldızları, ağaçları merak ettim. O kadar merak ettim ki dayanamayıp kaçtım oradan. Yavruydum hala tabi. Beni bir yerlerde bulup orada beslemeye devam ederler, yatacağım yerlere battaniye koyarlar sandım. Öyle olmadı. Soğuk havada üşüdüm, aç kaldım. Bazı küçük insanlar bana ellerindeki dondurmalardan vermek istediler. Tam yiyecektim ki onların 'Anne\Baba' dedikleri dev insanlara yakalandık. Küçüklerin patilerinden tutup 'Hayır! O pis! Dondurmanı yediremezsin' diyerek çekiştirdiler. Çok alındım. Ben her saat kendimi temizliyorum bi kere, tamam mı? Ayrıca kedinin yüzüne yüzüne 'Sen pissin' denir mi? Ayıp canım! Bizim de bir onurumuz gururumuz var.

Şimdi biraz büyüdüm ya, her şey daha kolay olmaya başladı. Artık ağaçlara çıkabiliyorum. Böylece köpeklerden de kaçabiliyorum. Bazen öğrenciler kurumuş poğaçalarından, bazen Kasap Salih atılacak kurbanlık ciğerlerinden veriyor; karnımı doyuruyorum. Bazen de küçük insanlara sokulup iki mırlıyorum, gizlice dondurmalarından veriyorlar bana. Geceleri de caminin imamı sağolsun kapının önündeki paspasta yatmama izin veriyor. Ama gündüz gelen beyaz bıyıklı insanlardan bazıları kızıyor bana. Çeşmeden çıkan sudan fışkırtıyorlar elleriyle. Yazın iyi oluyor, serinliyorum da kışın çok üşüyorum. 

Eyvah geliyor bizim Şerafettin! Benim saklanmam gerek. Beni bulursa mamalarımı sakladığım yeri öğrenir. Ben kaçıyorum. 

28 Şub 2020

Doğum Günün Kutlu Olsun

Mira… 25 yıl önce bugün 5 kişilik bir ailenin en küçük bireyi olarak dünyaya geldin. İlk bakışta peruk gibi görünen kara saçlı, parlak bakışlarıyla etrafı süzen kara gözlü bir bebektin.

Geçtiğimiz 25 yılda çok şeye göğüs gerdin; bir o kadar da mutlu oldun... Evin en küçük çocuğu olmanla beraber pek çok fırsata da sahip oldun; aynı zamanda bir o kadar da tehlikeye... Ancak, aileye sahip olmak dediğin biraz da böyle bir şey değil miydi zaten?

Çok güzel bir semtte büyüdün sen. İlkokuldan ortaokula kadar çocukluğun verdiği cahillikle birlikte hatırında kalan pek bir şey olmasa da içten içe biliyorsun her şeyi. Ailen senin için her şeyi olabildiğince eksiksiz bir şekilde yapmaya çalıştı. Küçükken düşüp külotlu çorabının dizlerini yırtan, sürekli yaralarının kabuklarını kopartan, zorla yemek yiyen, akşamlara kadar dışarıda oyun oynayan, çamurla oynamaktan elleri kabuk tutan, dışarıda bebelerle kavga ederken hep dövülüp eve gelen bir çocuktun. Tüm günün zorlu maceralarından kaçıp günün sonunda ablanlara ve kokusuyla bile güven veren annene sığındın ama asıl serüvenin liseye gitmekle başladı.

O dönem kalp hastalığın yüzünden hastanede yattığın için bugün AYT ve TYT denilen senin zamanında SBS olan illete giremedin. Bu yüzden o dönemki en düşük puanı alan öğrencinin aldığı puanı aldığın için hayallerini süsleyen Zübeyde Hanım Meslek Lisesinin Grafik Tasarım bölümüne yerleşemediğin için saçma sapan adı bile lazım değil bir liseye gittin. Bu talihsizlik sana büyük şey kaybettirmiş de olsa yerine yeri doldurulamayacak şeyler de kattı elbette, katmaz olur mu? Hala görüştüğün, kopamadığın, her durumda yanında olan ve olmaya devam edeceğinden şüphenin olmadığı çok güzel bir dost edindin sayesinde. Grafitiyle de ilk orada tanıştın. Söz konusu dostun yanında çok önemli bir detay sayılmaz elbette ama rap müziğe ilgin de orada başladı. Görüyorsun ya Mira, sanat seni her zaman bir yerden yakalayıp kendine çekmeye çalışmıştı en başından beri. Yapmak istediğin şeyden haberin bile yokken kaderin seni ona yönlendiriyordu.

Derken ilk yıl sınıfta kaldın. Şimdi bulunduğun yerden bakınca zarardan çok faydası vardı bu olayın aslında ama o zamanlar tüm bunlardan habersizce, durumun verdiği darbe ile daha çok hırslanıp liseyi takdir ve onur belgeleri ile bitirdin. Geleceğin bir habercisiydi bu. İstediğin her şeyi yapabileceğini gösteriyordu ve gösterdiği gibi de oldu; ne dersin?

Son sınıfta resim kursuna başladın çünkü sanat kendini sana hapsetmişti ve senin onun etkisinden çıkman imkansızdı. Onunla olmalıydın, onunla iç içe yaşamalıydın. O yıl olmadı, yapamadın... Çünkü çok kısa süredir çizim yapıyordun. Yeterli olmamıştı. Bu noktada seni herkesten daha iyi bilmesi gereken ailen okumaz bu dediğinde biraz içerlendin. Yapamaz-başaramaz diyen akrabalarına inat başka bir kursta çizim eğitimi aldın. Aile gibi bir ortamda yine çok güzel dostluklar biriktirdin. Her yaz girdiğin yetenek sınavlarında birçok üniversitenin güzel sanatlar fakültelerinde farklı bölümler kazandın. Tam da o sırada bambaşka bir engelle karşılaştın. Kazandığın yetenek sınavlarını hiçe sayıp seni şehir dışında okutmayacağını söyleyen ailene çok kırıldın, çok kızdın ama aile bağlarını çiğneyip kafanın dikine de gidemezdin, çalışmaya devam ettin. Güzel sanatlar senin bir parçandı Mira ve ondan uzak bir hayat senin için düşünülemezdi, biliyordun. Sen ne istediğini böylesine bilirken hiçbir engel, seni alıkoyamazdı. Bir yıl fazladan gayret edip, yalnız kendi çabanla ve biricik inadınla, istediğin üniversite olmasa da istediğin bölümü okumaya hak kazandın. Üstelik bu kez hayatında önemli olan herkesin gönlünü alarak başladın okuluna. Bazen düşünürüm, belki bundandır bu kapının sana getirdiği fırsatların hayatını baştan aşağı değiştirmesi. Her şey daha güzel olacaktı, bu geleceğin sana göz kırpışıydı ancak her şeyin toz pembe ilerlemesi, biraz masal işi olurdu.

Önce Çankırı Karatekin Üniversitesi'nde Grafik Tasarım bölümünü kazandın. Çok da başarılı bir şekilde ilerlerken birden saçma sapan nedenler yüzünden, senin her hayalini can kulağıyla dinleyip; her zaman arkanda olan annen için kaydını dondurup Ankara’ya dönmek zorunda kaldın. O süreçte kendini işe verdin. 1 yıl boyunca evde kalmanın verdiği bunalımla birlikte freelance bir şekilde olabildiğince çok sayıda iş ürettin ki olabildiğince çoktan kastımız 300'ün üzerinde bir sayı. Sanıyorum üç harfli minik kelimedeki tek o, yeterince ifade edemez çokluğunu. Bu sürede anneni ziyaret edebilmek için 30'dan fazla kez de cezaevine gittin. O psikolojiyi tattın, her seferinde ağlayarak eve döndün. Ama hep güçlü görünmeye çalıştın. Geldiğinde her şeyi bıraktığı gibi bulsun diye elinden geleni yaptın. Sonunda annen tahliye oldu, zor günler geride kaldı yine her şey yoluna girmeye başladı. Tabii tüm bunlar olurken Anadolu Üniversitesi-Grafik Tasarım bölümüne geçiş yaptın. Bununla birlikte farkında olmadığın kadar başarılı bir öğrenci olduğunu da öğrenmiş oldun. Bu başarı öğrenciliğinden miydi yoksa bölümünün cazibesine mi kapılmıştın da fark edememiştin? İlk yıl hem iş hem okul derken oldukça zorlandın tabi. Biriyle 1 buçuk yıl boyunca 500'den fazla tasarım işi yaptın. Yeni tanıdığın arkadaşların hatta bazı hocaların bile sırf yatay geçişli olduğun için hep ön yargıyla baktı. Biraz zorlandın ama yine de pes etmedin. Kendini sevdirmeyi başardın. Başarılı da oldun.Yaz aralığında yine yerinde duramadın, yine o arkadaşınla birlikte bir ofis açtınız ama bazı nedenlerle o da yürümedi, olsun. Böyle küçük bir şeyin seni asla durdurması beklenemezdi bile, nitekim durdurmadı da.

 Tüm bunlar olurken; yani çocukken, lisedeyken, üniversitedeyken ve sonrasında bulunduğun ortamlarda tanıdığın kötü fikirli insanlara inat; aynı zamanda bir o kadar da kalbi güzel pek çok insanla tanıştın. Gerek resim kursunda, gerek aynı zamanda gittiğin pasta kursunda ufkunu açan, seni destekleyen, yanında olan insanlar tanıdın. Bazılarını dost sanıp güvendin, ama seni defalarca kez yarı yolda bıraktılar. Yıldın mı? Tabii ki hayır.

Şimdi, tam 4 yıldır tasarımla iç içesin. Herkese nasip olmayan hayata geliş amacını bulduğundan mıdır nedir, geceni gündüzle karıştırıyorsun ama bundan rahatsızlık hissetmek şöyle kalsın şevk bile duyuyorsun. Her alanda iş üretmeye çalışıyorsun. Asla ben bunu bilmiyorum ya da yapamam demeden her işe yaparım diye atılıyor; gariptir ki hallediyorsun da. Farkında olmadan işkolik bir kız oldun çıktın Mira. Sırf bu yüzden bu süreçte yaşadığın ilişkilerinden, onlara yeteri kadar zaman ayıramadığın için ayrıldın. Olsun. Yine de çalışmak çok güzel bir şey bunu en iyi sen bilirsin.

 25 yıldır herkesin hayran kaldığı bir özgüvene - imrenerek baktığı azme sahipsin. Sen her şeyin üstesinden gelirsin. Tıpkı çeşitli insanların yıllardır önüne koyduğu çeşitli engelleri yıkıp kendi ayakların üzerinde durabildiğin gibi… Ne kadar dibe de batsan, battığın yerde hep değerli şeyler buldun. Bunun bir nedeni vardır dedin, büyük bir umutla çıkmaya çalıştın ve başardın. Bunu sen yaptın. Her şeyi, en ufak detayına kadar... Kendinle gurur duy Mira. Kendine hak ettiğin şeylerden azını da verme. Her şeyin en güzelini hak ettiğini bil, emeğini heba edenlerden sakın. Bir gün o defterlere yazdığın hayallerin hepsi gerçekleşecek bunu sakın unutma. Asla sahip olduğun inancı yitirme. Her şey çok daha güzel olacak. İyi ki doğdun Mira. İyi ki tanımışım seni..

2015'ten Kısa Bir Hikaye

Ruhunuzun ağladığını hissettiniz mi? O hissetmişti.

 Uzun zamandır böyleydi aslında. O günün bir farkı yoktu. Yine yapmak istediği şeyleri yapmayı bitirememişti. Uzun zamandır onu görmeyen arkadaşlarıyla tuhaf bir gün geçirmişti. Hiç biri onun bu haline alışık değildi. Bunu umursamadı. Daha sonra bunun için vicdan azabı çekecekti ancak şimdi bir önemi yoktu. Sinirliydi. Uzun zamandır sürekli sinirliydi. İçinde kaynayan bir öfke vardı. Kapağı kapatılmış tenceredeki makarna suyu gibi dışarı çıkmak için can atıyordu. Keskin ve ani hareketlerle taşıyor ancak etrafına fazla zarar vermesine izin vermeden kapak aralanıyordu. Bunu kendi yapıyordu. Asla mantıksız hareket eden biri olmamıştı. Her zaman, her yaptığı şey üzerine düşünülmüş, taşınılmış, “el ne der,” sorusunun cevabı olumlu bir şekilde alınmış hareketlerdi. Fazla asi olamazdı. Çünkü el vardı. El, aileydi. Ailesi olması gerekenlerdi ama onlar eldi.

Elindeki ağır bavulla dolmuş bekliyordu. Arkadaşları ondan ayrılmış ve biraz daha birlikte vakit geçirmek üzere ileride bir yere oturmuşlardı. Yağmur saçını ıslatmıştı. Kafasından damlalar akıyordu ve bu hoşuna gitmişti. Biraz sinir bozucu olsa da güzeldi. Kulağının yanındaki kısa tüyler kıvırcıklaşmıştı. Bu genetik bir özelliğiydi. Saçının geri kalanı düzdü ancak o kısımlar suyla birleştiğinde güzel ve düzgün dalgalar halini alırdı. O görüntü hoşuna giderdi. İlk dolmuş geldiğinde ne yazdığına bakmadan bindi ancak para vermeye yeltendiği sırada yanlış dolmuşa bindiğini öğrenip diğer durakta indi. İndiği sırada beyaz saçları olan uzun ince, yaşlıca bir adam duraktaydı. O geldikten çok kısa bir süre sonra etrafı kolaçan edip koşarak uzaklaştı. Muhtemelen yağmurdan kaçmak için beklemişti ancak yağmurun duracağı yoktu. Ağır bavulunu arkasındaki oturaklara koydu ve bekledi. Hala sevdiği yerdeydi. Şehrin geri kalanına oranla daha yeşil ve daha rahat olan küçük semt. Kısmen burada büyümüştü. İlk aşkını burada yaşamıştı, korkularını burada atlatmıştı, en yakın arkadaşlıklarını burada kurmuştu... Çok şey yaşamıştı ve her zaman bir parçası burada kalmak istemişken diğer parçası gitmesi gerektiğini vururdu yüzüne. O prensesler gibiydi o evde ancak bir prenses değildi. Bu hayat bir kitabın kapağıydı. Bunca yıl bir kitabın kapağını izlemiş olduğunu fark ettiğinde, gitme vaktinin geldiğini de anlamıştı. Yine de gitmek istemiyordu. Buradan ayrılmak zordu.

 Artık dua etmiyordu. Çünkü artık bir cevap almıyordu. Tek tük aldığı cevaplar da durumu var olandan daha da kötü bir hale sokuyordu. O da bıkmış olmalıydı. Bunu hissedebiliyordu. Kendisi bile kendinden bıkmıştı sonuçta. Yağmur dolayısıyla yolda ilerleyen su akıntısına daldı gözleri. “Artık senden de vazgeçtim.” Dedi. Normalde gitmemek için yalvarırdı. Ondan kendisini göndermemesini isterdi. Ancak söylediği gibi vazgeçmişti. “Senden bir şey isteyemiyorum çünkü sen de gitmemi istiyorsun ve ben senin ne yapmaya çalıştığını anlayamıyorum.” Kiminle konuştuğu hakkında bir fikri yoktu. Belki hayatla konuşuyordu, belki kaderle ve belki de O’nunla. Derken yanında biri durdu. Akıntıyı izlerken gözüne çarpan adamı kendisine bir şey sorduğunda fark etmişti. Ona baktı. Gözleri maviydi. “Efendim?” “Dolmuş mu bekliyorsunuz?” Adam kelimeleri biraz daha bastırarak söyledi. Bu ikinci söyleyişiydi ve anlaşılmak istiyordu. “Evet.” Dedi kısaca. Ardından tekrar akıntıya döndü. Hala düşünceler geçiyordu aklından. Ancak adam konuşmayı uzatmakta istekliydi. “Sizi geçen de buradan geçerken gördüm. O taraftan gidiyordunuz.” Adamın gösterdiği yöne baktı. Evine giden yoldu. Şimdi gittiği yolun tam tersiydi. “Doğrudur.” Dedi. “Sürekli geçerim.” Bu şaşırtıcıydı. Bu da bir ilkti. İlk kez biri onu fark etmişti. Fark etmekle beraber hatırlamıştı. İçindeki umut bir kıvılcım çıkarır gibi oldu ancak büyümesine izin vermeye gerek yoktu. “Buralı değilsiniz, galiba.” Adam bavula kısa bir bakış attı. Bakışları takip etmeye gerek yoktu. “Evet.” Buralıydı ancak bunu adamın bilmesine gerek yoktu. Ardından birkaç soru daha sordu adam. Nereli olduğu, nerede okuduğu... Hepsi yanlış cevaplardı. Umut kırıcı tavırlarla süslenmişlerdi. Oklar adamın umutlarının üzerine değil kendisinin üzerine gitmek için fırlatılmışlardı. Bu dolmuş gelene kadar devam etti. O kibar değildi ancak adam pes etmiyordu. İlginç bir ilgi ve hassasiyetle sorular sormaya, yardım etmeye çalışmaya devam ediyordu. Dolmuşa bindiklerinde son bir hareketle her şeyi bitirdi. Bir arkadaşını aradı.

Yolun geri kalanında kulağında tek bir şarkı yankılanıyordu. Şarkı tam olarak içindekileri ifade etmese de içindeki öfke onu kendine çekiyordu. Şarkıdaki öfkede kendini buluyordu. Şarkı bir ilahiydi. Yabancıydı ve doğduğu dinden başka bir dine aitti. Evet, içinde öfke vardı, nefret vardı ve evet o bir ilahiydi. Ancak bu önemli değildi. O şarkı güzeldi. Son zamanlarda içindeki yoğunluğu bastırmayı başaran tek şeydi. Önemli olan buydu.

 Düşündü. Bütün dinler aynı temele dayanmıştı. Her dinden dualar aynı Allah'ın kapısını çalıyordu. Etrafı izlediğinde O’nun hiçbir dininden vazgeçmediğini görmüştü. O hala güveniyordu. Ancak kendisi için aynı şeyi söyleyemezdi. Belki de bu kez diğer dinin tapınağına gitmeli ve öyle denemeliydi şansını. “Yine ben.” Diyecekti gittiğinde. “Lütfen bu kez dinle. Burada başka bir mekân ve başka bir aracıyla yine sana sığınıyorum. Aracı önemli mi? Sana sığınan ben yine aynı benim...” 

Pencereden dışarı baktı. Yağmurdan öyle buğuluydu ki, etraf seçilmiyordu. Şarkı hala kulağında yankılanıyordu. “Cehenneme gideceğim.” Diye düşündü. O da belki de bu yüzden kendisini dinlemeyi bırakmıştı. Kurtarılamazdı.

Bir anda irkildi ve etrafına baktı. İnmesi gereken duraktaydı. Çantasını kaptığı gibi indi. Hızlı adımlarla ilerliyordu. Bu şehirden ayrılan otobüse gitmeliydi. Karşısına çıkan bir grup polise baktı. Aralarından bir tanesiyle göz göze gelirken aklından tek bir cümle geçiyordu. “Beni kurtarın.” Halkın refahını düşünmeliydi polis. Kendisi de bir halktı ve refahtan ziyade uyuşturucuya olumlu bakacak ve onunla arasındaki tek engeli yetişmeyecek para olarak görebilecek kadar dibe batmıştı. Kurtarılmaya ihtiyacı vardı. Saniyeden daha kısa bir sürede ayırdı gözlerini polisten ve merdivenlerden inmeye başladı. Bastığı her basamak onu yavaşlatıyordu. Cehennemin de bu merdiven gibi katları olduğunu düşündü. “Gitmek istemiyorum.” Diye düşünüyordu ama gitmek zorundaydı.

 Bir sirk canlandı zihninde. Ve oradaki aslan... Eğiticisi tasmasını takmış sürüklüyordu onu. Aslan istese zincirden kurtulabilirdi. Kaçabilirdi. Özgürlüğüne kavuşması an meselesiydi ancak bunu yapabileceğine inanmıyordu. O eğitimli bir aslan olarak görülüyordu dışarıdan çünkü insanlara zarar vermiyordu. Hatta seviliyordu bu nedenle. Aslında eğitimli değil, o kandırılmış bir aslandı yalnızca. İnsanların ona zarar vermeyeceğine inandırmışlardı onu. En doğrusunu kendisinin değil, onların bildiğine inandırmışlardı.

Adım attığı her saniye tasması daha da sıkışıyordu sanki. Kalbi hızlanmıştı ancak bunun bavulunun ağırlığından dolayı yorulduğu için olduğuna inandırmıştı kendini. Nefes alamıyordu. İçinde bir şeylerin çığlık attığını hissediyordu. Başı ağrımıştı. Bu yol bitmiyordu. İçindeki şey çığlık atmaya devam ediyordu. Sessiz değildi bu çığlıklar. Aksine öyle gürültülüydü ki, etrafı duymak gittikçe daha zor bir hale geliyordu. Tasma nefesini kesiyordu. Boğazında tasmanın derisi yerine kelimeler hissediyordu. Noktalardan oluşuyor olmalıydı ipi. Göğsünü hızla kaldırıp indirirken nefes aldığını hatırlatmaya çalışıyordu kendine. Hala nefes alabiliyordu... Durdu ve ufak bir pencereden dışarı baktı. Alıyor muydu? Gözlerinin etrafının kuruduğunu hissediyordu. Yaşlar yoktu ancak kurumuştu. Aynı zamanda gözleri küçülmüş gibiydi. Şişmişti. Yüz derisi çekilmiş gibi gergindi. Aldığı nefesler titrek çekilirken yavaşça terk ediyordu ciğerlerini. Çıkan her damla akciğerlerinin acımasına neden oluyordu. Kalbinin ağrıdığını fark etmişti. Fiziksel olarak. Her atışında, etrafındaki duvarlara her çarpışında huzursuzlukla ağrıyordu. Dudakları ve ağzı kuruydu. Boşta duran eliyle yüzünü kontrol etti. O an anladı. Ağlayan kendisi değildi...

İndiği gibi çıkamaya başladı merdivenlerden. Bu kez farklı bir şey vardı merdivenlerin sonunda. Özgürlüğünün kilidi. Etrafa bakmadan ilerledi. Hedefini biliyordu. Şaşmadı. Düşünmedi. Biletini aldı ve beklemeye başladı. Yapması gerekeni yapıyordu. Kafasında hep olan soru işaretleri... Zincirlerine karşı gelemezdi. O kadar cesareti yoktu. Kendine güvenmiyordu. Dışarı çıktı ve otobüsü bekledi. Yüzüne çarpan rüzgarın hiçliğini sindirdi. Birini aradı bu sırada. Her şeyi anlatmış olduğu biri. “Beni öldürüyorsunuz.” Demişti ona anlatırken. “Beni öldürüyorsunuz. Bunu biliyorsunuz ama bir şey yapmıyorsunuz.” Onu üzdüğünü biliyordu ama o an umursamamıştı. Telefonun açılmasını bekledi. Karşıdaki ses onun aradığını anladığında nerede olduğunu sordu. Ona nereye gitmek üzere olduğunu söyledi. “Nasıl hissediyorsun." Diye bir soru geldi. “Kapana kısılmış." Dedi dürüstçe. Ses derin bir nefes verdi. Bu bir vaazın habercisiydi. “Seninle ne yapacağız biz?” Diye sordu. Bilmiyordu. Bu soruyu uzun zamandır soruyordu kendine ancak bir cevap almamıştı. İçindeki çığlık bile bilmiyordu cevabı. Yine de o, yapılması gerekenin yaptığı şey olmadığına emindi. Çığlıklar bu yüzdendi.

Vaazlar sonunda kapandı telefon. O an bırakmaya karar verdi onu aramayı. Bu kimseyi bir çözüme ulaştırmıyordu. Onu üzmeye hakkı yoktu. Üstelik bu konuşmalar bunaltıcıydı ve bir işe de yaramıyordu. Sadece sinir bozucuydu. Biraz sonra otobüs geldi ve bindi. Hava kararmaya yüz tutmuşken yola çıktılar. Havanın da kendi gibi olduğunu düşündü. O da kendi karanlığına doğru ilerliyordu sessizce. Buna isyan eden sadece yağmurdu ve tek yarattığı şey kafa karışıklığıydı. Yolun geri kalanında uzaklara daldı. Önünde duran uçsuz bucaksız yolu izledi. Bu yolun başka bir yere varmasını, yanlış otobüse binmiş olma ihtimalini düşündü. Zordu. Üstesinden gelmek daha zordu. Yanında oturan teyze uzun süre kıpırdamayan gözleri izleyip durdu korkuyla. Bir şey diyemedi. O dalmaya devam ederken teyze korkmaya bir son verip umursamamaya başladı. Gözlerini gerçeğe döndürmekte zorlanıyordu. Sürekli dalıp gitmek istiyorlardı. Bu uykusuzluğun mu yoksa özlemin habercisi miydi emin değildi. Mutluluğa olan özlem... Gözler daldığında mutlu olduğunu görmek istiyordu ancak onun mutluluk üzerine kuracak bir hayali yoktu.

 “Hayal mi? Neden hayal kurayım ki?”
“Neden kurmayasın ki?”
“Çünkü gerçek değiller.”

Çok uzun zaman önce karşılaştığı küçük bir çocukla olan diyaloğuydu bu. Bir psikiyatrın kapısında psikiyatrla konuşan annesini bekleyen yaşına göze uzun ancak sıska bir çocuktu. Sanayide çalışmak istediğini, bu yüzden okulu bırakacağını söylediğini hatırlıyordu. Sonra ona okula gitmesi gerektiğini ve ancak bu şekilde hayallerini gerçekleştirebileceğini söylemişti ve çocuk ona inanmayan gözlerle bakmıştı. İnanmaktan çok dalga geçiyordu o gözler. “Belki sen de büyümelisin artık.” Demişti çocuk konuşma sonunda. O zaman büyümesi gerekenin o olduğunu düşünmüştü ancak aslında büyümesi gereken kendisiydi. İşte şimdi büyüyordu. Büyümek istememişti ancak başka bir çaresi kaldığına inanmak zordu. Küçük kalmak her zamankinden daha zor gelmeye başlamıştı. Küçük bir çocuğu anlayamıyordu artık. Büyümek tek çareydi ve o da büyümüştü. Artık endişelenmesi gereken daha büyük sorunları vardı. Geleceği gibi. Mutluluğu gibi. Vazgeçtiği ancak yine de istemeye devam ettiği tabulardı onlar. İşte büyümek dediği tam olarak buydu çocuğun. Vazgeçildiği halde istemeye devam eden tabulardan ibaretti.