27 Ağu 2018

Gitsinler Mi? (Servet GÜNAY)

Önce Ermeniler gitsin,
İstanbul'u İstanbul yapan değerleriyle;
Dolmabahçe Sarayı'nı,
Çırağan'ı,
Kuleli'yi,
Selimiye Kışlası'nı,
Malta Köşkü'nü,
Beyazıt Kulesi'ni,
Dünyanın hayranlıkla bakakaldığı mimarilerini de alıp gitsinler.
Giderken Ermeniler,
Güllü Agop'u,
Ara Güler'i,
Mıgırdıç Magrosyan'ı,
Onno Tunç'u,
Garo Mafyan'ı,
Adile Naşit'i,
Cem Karaca'yı da unutmasınlar.
İpek puşularını,
Potinlerini,
Nacarlarını,
Vodistlerini,
Çilingirlerini,
Çömleklerini,
Bakırlarını da alsınlar yanlarına Ermeniler.
Topiği,
Kuzu kapamayı,
Çılbırı,
Ciğer bohçasını da alsınlar...

Kürtler de gitsin
Kilimlerini, keçelerini,
İlmek ilmek dokudukları halılarını denk edip gitsinler.
Yaşar Kemal'i,
Ahmet Kaya'yı,
Yılmaz Güney'i,
Ahmed Arif'i,
Aynur Doğan'ı sakın unutmasınlar.
Cigerxun'u,
Ahmede Xani'yi,
Mem u Zin'i,
Balıklı Gölü,
Aynzeliha'yı,
Surları, burçları
Deliloyu,
Halayı,
Çaçanayı,
Şemameyi de yanlarına alsınlar.
Zazalar da gitsin
"Homa zanu kafır kamu" diyerek.

Süryaniler de terk etsinler bu toprakları
Telkariyi,
Basmayı,
Nahit ustalarını,
Dokumalarını,
Dayr-ul Zaferan'ı da alsınlar yanlarına.
Ha, Coşkun Sabah'ı da unutmasınlar!

Rumlar da gitsin
Giderken cumbalı ahşap evlerini,
Arnavut kaldırımlarını,
Ve Selanik türkülerini,
O güzelim Rum meyhanelerini,
Rakılarını, mezelerini de alıp gitsinler Rumlar.

Bulgarlar da gitsin
Şarkılarını, türkülerini
"Ayletme Beni"yi,
"Arda Boyları"nı,
Akıtmalarını,
Börek, çörek, bozalarını,
Komik aksanlarını,
Naim Süleymanoğlu'nu,
Sabahattin Ali'yi unutmasınlar.

Çerkesler de terk etmeli bu toprakları
Ama terk ederken
Türkan Şoray'ı,
Nazım Hikmet'i,
İsterlerse Çerkes Etem'i de götürsünler.

Lazlar;
Fıkralarını,
Takalarını,
Horonu,
Hamsiyi,
Muhlamayı,
Hatta Kazım Koyuncu'yu da götürsünler.

Romanlar toplasınlar sazlarını, darbukalarını, çadırlarını
Alıp gitsinler Neşet Ertaş'ı, Adnan Şenses'i
Engin hoşgörülerini,
Hamam sefalarını...
O mozaiğin bütün renkleri gitsin
Kalsın siyah-beyaz.
O aşure kazanının bütün çeşitleri yok olsun
Kaynasın o bulamaç.

Kalın bir başınıza
Bir dağ kadar sessiz
Bir çöl kadar ıssız
Bir bulut kadar ağlamaklı
Bozkırın ortasında tek başına açan bir çiçek,
Yapayalnız bir ağaç gibi...
Irkınız,
Diliniz,
Dininizle bir tek siz kalın.
Sonra birbirinizin yüzüne bakarak uzunn uzunnn...

"O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
"O Kürdü, o Ermeni'yi dövmeyecektik" diyerek

24 Şub 2018

Uzaklardan (Ezel Roza MANAZ)

Senden sonra 23 şehir gezdim.
3 kilo aldım.
Saçlarımı 6 kez boyadım.
Dünya bilmem kaç 365 günde bilmem kaç dönümünü tamamladı.
Darbe oldu.
İhtilal oldu.
Barış gelmedi.
Savaş bitmedi.
Seni özledim.
İltica edecek tek yer bulamadım.
Gittiğim her yerde senden bir nefes bıraktım.
Belki yürürsün aynı sokakta.
Ayak izime denk düşer ayak izin.
Belki saçına değer nefes.
Belki sen de bir gün özlersin diye, seni uzakta bıraktım.
Seni uğurladım.
Sana kavuştum.
Seni terk ettim.
Bilmem kaç kilometre yol gittim.
Evren kaydı.
Sen göğüs kafesimden milim kaymadın.

25 Kas 2017

1 Yıl

  25.11.2016... Hayatımın bir daha hiç bir zaman eskisi gibi olamayacağı üç tarihten sonuncusu. Anneannemin çılgınca korktuğu o dünyaya gideli bugün tam 365 gün oldu. Biyolojinin dediğine göre mezarı kemik, kıl ve çürümüş tırnaklardan ibaret yalnızca artık. Her adımımdan haberdar olan, hep elimin altında, yan odamda olan kocaman bebek 365 gündür yok. Özlem mi bu bilemiyorum. Daha çok şaşkınlık. 1 yılda ne çok değişirmiş yaşam...

  Anneanne, torunun bu yıl kep giyip mezun oluyor. Artık bir okulu olmayacak. Bulabilirse işe girip para kazanmaya başlayacak. Komik değil mi bir lokma yesin diye peşinden koşturduğun o küçük kızın lacivert cüppeyi sırtına geçirip kafasında mukavvadan bir masayla fotoğraflar çekip sevinmesi, masayı göklere fırlatması... Bence de komik. Üzgünüm anneanne, ablamın o güzel fotoğraflarda kafasına denk gelen masa bu sefer de benim başıma denk gelecek. O kadar isterdim ki o keple karşında durup diplomamı bayrak gibi hunharca sallamayı...

  Senin korumanın olmadığı şu çivisi çıkmış dünyada ilk önce elimi çatlattım. 1 ayı alçılı geçti sensiz ilk yılımın.

  İlk defa depremi yaşadım. İlk defa ayağımın altındaki zemin gerçekten titredi ve çatladı. Korkunçmuş gerçekten doğanın gücü. Yakınlardaki depremi hissetmekle alakası bile yokmuş.

  İlk defa bir yerde çalıştım. 'Yetkili' oldum. Sorulara yanıt verdim ve hepsi doğruydu. Alışamadım yine de 'bilen kişi' olmaya... Yine içimde bir yer 'yanlışın var' diye bağırdı yalnızca benim duyacağım tonda.

  İlk defa her zamankinden farklı makyaj yaptım. Elimde var olan her malzemeyi yüzümde taşımaya cesaret ettim.

  İlk defa eve geç geldim. İlk defa senin arabanı kullandım.

  İlk defa fotoğraflarına bile bakmaya cesaret edemedim.

  İlk defa Kore dizisi izledim. Hızımı almak biraz güç oldu birim iki oldu, üç oldu, beş oldu. Orada kaldı.

  İlk defa senden başkasının sütlacını az da olsa sevdim.

  Sensiz zaman geçmedi ilk önce. Dakikalar bile asır gibi geldi. Günlerce sesini duydum, sıcaklığını hissettim. Sonradan hızlandı her şey. Kimi zaman yetişemedim. Sanma ki seni unuttum, senden sonra hep ilkleri yaşadım. Bir de son defam var. Son defa birine bu kadar şükran ve minnet duydum. Teşekkür ederim anneanne, hayatımın her anını güzelleştirmeye çalıştığın ve bana baktığın için.

  Unutmadan, bugün bütün yavruların birlikteydik. Tıpkı eskisi gibi yine sen topladın bizi. Tıpkı senin istediğin gibi en güzel kıyafetlerimizi giymeye çabaladık bugün. Zaten bu güç bir sende, bir de bayramlarda var. Işıklar içinde uyu anneanneciğim, koca bebeğim, oda arkadaşım ve dev sığınağım.

23 Eki 2017

Sen Olmasan... (Tevfik Fikret)

Sen olmasan...
Seni bir lâhza görmesem yâhut,
Bilir misin ne olur?
Semâ, güneş ebediyyen kapansa, belki vücud
Bu leyl-i serd ile bir çâre-i teennüs arar,
Ve bulur;
Fakat o zulmete mümkün müdür alıştırmak
Bütün güneşle, semâlarla beslenen rûhu,
Bu rûh-ı mecrûhu? ..
Sen olmasan...
Seni bulmak hayâli olsa muhâl,
Yaşar mıyım dersin?
Söner ufûlüne bir lâhza kaail olsa hayâl;
Soğur, donar, kırılır senden ayrılınca nazar
Ne hazin
Gelir hâyât o zaman hem vücûda hem rûha,
Yaşar mıyız seni kaybetsek âh ben, kalbim,
Bu kalb-i muztaribim?
Sen olmasan...
Bu samîmî bir îtirâf işte;
Sen olmasan yaşayamam:
Seninle rabıtamız hoş bir îtilâf işte;
Fakat bu râbıta hâlî mi rûhu ezmekten? ...
Akşam
Gurûba karşı düşündüm sükûn içinde bunu:
Fenâ değil sevişip ağlamak, fakat heyhât,
Bükâya değse hayat! ..

26 May 2017

Açık Mektup (Ezgi Ayvalı)

Bu ne biliyor musun?
Hayatına neredeyse eksiksiz devam eden bir kadının yüzleşmesi bu.
Bir anda bir adamın gelip tüm boşlukları doldurması
ve sonra çekip gitmesi.
Kadının daha önce farkına bile varmadığı boşluklarla kalakalması.
Eksik bir şey bu.
Öyle kuru kuru aşk değil.
Ölüyorum bitiyorum edebiyatı yaptıran gelip geçici duygulardan hiç değil.
Gerçek bu.
Gel benim ol demiyorum sana. Senin olayım demiyorum. Gel, birlikte olalım.
İlk kez buluşuyor gibi buluşup, son kez sevişiyor gibi sevişelim.
Gel. Bir elmanın iki yarısı olmayalım seninle. Yan yana duralım.
Hesap sormayalım, korkmayalım.
Gel kırmayalım birbirimizi. Kördüğüm gibi bağlanmayalım.

Bu ne biliyor musun?

Rüyasında sevdiği adamla mutlu olduğunu gören bir kadının,
daha uyanmadan bunun bir rüya olduğunu anlaması.
Uyanıp, yorganın altında sessizce ağlaması bu.
Öyle, onu kendime nasıl aşık ederim sohbetlerinde geçen aşk değil.
Taktiklerle ve oyunlarla gidilecek bir yol hiç değil.
Gel, oyun oynamayalım birbirimize.
Sadece biz olalım.
Bazen sıkı sıkı tutunman gerekmez,orada olduğunu bilirsin ve sadece dokunarak, hissederek bile dengede kalabilirsin.
Bir vardın bir yok oldun, dengemi düzenimi bozdun, gel.
Yine dengemi bulurum elbet, bu sana ihtiyacım var demek değil.
Ama şimdi, bugün, burada, seni seviyorum.
Buna mecbur olduğum için değil, beni sevmediğini söylediğin için değil,
gidecek başka bir yer, sevecek başka biri olmadığı için değil, sen olduğun için seviyorum.
Doğru olduğun için. İnsan olduğun için.
Kendin olmaya çalıştığın, sorguladığın, aradığın için.
Beni bir zamanlar sevdiğin için.
Gel hadi, yine sev.

Bu ne biliyor musun?

Bu hayatı boyunca zamanın boşa geçmesiyle savaşmış bir kadının,
aylardır tek bir günü özlemesi.
Her gün, o günün tekrar yaşanacağına inanması, beklemesi.
Bak ne hızlı geçiyor zaman. Bak neler yaşayamadık onca ayrı geçen zamanda.
Bir günü daha yalnız geçirmeyelim. Bir günü daha ayrı geçirmeyelim. Gel.
Hayatının merkezine beni koyma sakın, yalnızca burada olduğumu bil.
Burada olduğumu ve her an gidebileceğimi.
Onca zaman sonra yalnız seni sevdiğimi bil.
Sevdiğimi ve bunu her an kaybedebileceğimi.
Duygular değişir, insanlar değişir, durumlar değişir ve hatta hayaller bile değişir.
Aramızdaki ilişki de değişir elbet zamanla.
Ama bugün, eğer hala istiyorsan benimle olmayı,
İçinden küçücük bir şey gelip geçiyorsa bazen, gel.
Ben de böylesine istiyorken seni, gel.
Bir gün başkasını seversen, bir gün başkasını seversem,
bir gün başkalarını seversek eğer, birbirimize darılmayalım.
İnsanız çünkü. Bayılırız buna. Gel biz hayvanları örnek alalım.
Ölene kadar seni seveceğime yemin etmiyorum. Sen de etme.
Kimse de etmesin boş yere.
Gel biz içimizden geldiği gibi davranalım. Yarın kimsenin umurunda değil.
Ağaçların, mevsimlerin, kuşların bile umurunda değil. Gel biz de umursamayalım.

Bu ne biliyor musun?

Aşkın ne olduğunu unutmuş bir kadının haline şaşkınlığı.
Aşkın ne olduğunu unutmuş bir adamın bu hale kızgınlığı.
Kendimi terbiye edeceğim diyorsun ya, gel. Kendini sevgiyle terbiye et.
Bırak o sıkı sıkı ördüğün duvarların yıkılsınlar.
Bırak seni sevgimle sarayım. Çoğaltayım.
İstemiyorum, istemiyorum, istemiyorum diyorsun ya, bırak kırayım inadını.
İzin ver seveyim.
Belki sen de yine seversin beni.
Diğerleri ne derse desinler,
eskilerin dediği gibi “sevdik” deyip geçeriz belki.
Sen hele bir gel.

Bu ne biliyor musun?

Bu çok seven, çok masum seven,
doğrudan seven bir kadının sevgisinden vazgeçme korkusu.
Biliyorum birkaç zaman sonra yitip gidecek bu duygu.
Yerine bambaşka duygular gelecek.
Oysa bugün, öyle güzel ki seni sevmek.
Bir başkası yok diyorsun ya, öyleyse gel.
Düşmanın değilim senin, akraban değilim.
Köşe bucak kaçma benden, biraz zaman ver.
Gel indir kalkanlarını, kılıç yok elimde.
Gel, hayır diyecek çok şey var, onlarla savaşalım birlikte.
Dost olmayalım. Arkadaş olmayalım. Ruh ikizi hiç olmayalım.
Bırakalım adını meraklıları koysun.
Bu sevginin içinde hepsine yer var, gel.
Kızmayalım, kıskanmayalım. Yormayıp yorulmayalım.
Rakı içip sohbet edelim, yeni yeni fikirler üretelim.
Dikenleri okşayıp, yaprakları seyredelim.
Seyahatler edelim, gel.
Senin üzerinde takım elbisen, benim üzerimde çiçekli elbisem.
O ılık, yumuşacık havada, meydanlarda dans edelim, gel. İnsan başka ne ister?
Şimdi sen;
yorgun, uykusuz onca yolu gelip bana kavuşan ayaklarını kesip atıyorsun,
sımsıkı saran kollarını nereye koyacağını,
merakla ve şefkatle bakan gözlerini nereye kaçıracağını bilemiyorsun ya.
Bırak, onlar da gelsinler.
Tamlarını bırak. Yaraların, eksiklerin de gelsinler.
Cesaretini bırak orada. 
Dile getirmekten korktuğun özlemlerin, korkuların gelsinler.
Güvenilirliğini bırak, güvenemeyişini umursuyorum ben.
Umarsızlıklarını, umutsuzluklarını da al, gel.
Birlikte iyileşelim.

Bu ne biliyor musun?

Bu sevilmeyen bir kadının sevgiliye çok açık mektubu.
Bu bir teklif, bir çağrı.
Bu bir itiraf. Bir kavuşma umudu.
Hadi şimdi, şu an, her neredeysen kalk gel.
Hadi be.
Sıkılınca gidersin.

14 May 2017

Bugün Tüm Annelerin Günü!

Bu yazacaklarım arasında senden neredeyse hiç bahsetmeyeceğim için üzgünüm anne! Ama bugün anneannemin günü... 


Ah be anneanne... Oda arkadaşım oldun, oyuncağım oldun, sığınağım oldun, derdim oldun, dermanım oldun, içime sular serpenim oldun. Korkularım, endişelerim, sevinçlerim, kahkahalarım... Her şeyim oldun be anneanne. Suçiçeği oldum, severim diye sütlaçlar yaptın. Patlıcana kabuğu siyah diye çürümüş dedim, gabınlar (Çerkes mantısı) yaptın. Ocakta elimi yaktım, buz canımı iyice yakar diye buzlu suya sokturdun elimi. Çikolata zararlı diye ballı yoğurt yedirdin her gün bana. Hayatımın en lezzetli tatlısı o hâlâ... 


İlkokulda inat ettim sana okumayı öğreteceğim diye. H'ye merdiven, A'ya kırık merdiven dedin. Benzetmelerine gülmekten başka da bir şey öğretemedim. 


Sana 'sucu' dedirtebilmek için tüm ev ahalisi seferber olduk "Sucu çok kaba, bak "suci" ne kadar hanım hanımcık" diye hepimizi alt ettin. 

Az mı kandırdın bizi "Ölüyorum yavrum. Çok hastayım" diye? Hastanelik oldun "Yahu yok bir şeyim! Versin doktor hapımı da gidelim eve" diye tutturdun. Kimi zaman ezana "Üf ne çok bağırdı bu adam da!" diye kızdın, kimi zaman (ramazandan 5 ay sonra) "Orucum ben!" diye kaç saat yemek yemedin... 


Beni unuttun, teyzemi unuttun, önündeki yemeği yediğini unuttun da Atatürk'ün öldüğünü unutamadın ya... Kaç 10 Kasım'da Atatürk'ün yıllar önce öldüğünü tekrar anlattım sana da sanki yeni ölmüş gibi her seferinde üzüldün. 

Hani her sene ya sana yada anneme alıyordum hediye... İkinizde annemsiniz diye. Bu sene sıra sende anneanne... Uyumadan önce ninni niyetine başımda okuduğun tüm dualar bu sefer benden sana hediye... Anneler günün kutlu olsun anneannem...

10 Oca 2017

Hayır!

  Korkuyorum. Uzun zamandır bu kadar ilk defa sanırım. 15 Temmuz Darbe girişiminde dahi soğukkanlılıktan hipotermi geçirmek üzere olan ben, şu an yatakta, devasa bir yorganın altında dahi üşüyorum. Dizlerim titriyor, midem bulanıyor. Yarın finalim var ve ben her şeyi bıraktım sosyal medya, haber kanalları, güncel sözlüklerden olan biteni takip etmeye çalışıyorum. Kulağıma birinin sözü geliyor. Kim olduğunu hatırlamıyorum ama cümle keskin ve net. 'Memlekete darbe gerek! Ama darbe yapacak asker nerede?'

  Genelde her şeyi dinleyip reddedilecekse reddetme taraftarıyımdır ama bunu dinlemek adeta bir taviz, lüks bir seçenek gibi geliyor. Ben gelecekte küçük bir çocuğun 'Bu o zaman böyle miydi? Peki şimdi niye yasak?' demesine katlanamam.

  Tanrı yardımcımız olsun...

7 Ara 2016

Bu Aşk Burada Biter (Ataol Behramoğlu)

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
Solarken albümlerde çocuklar ve askerler
Yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir

Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
Ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

6 Ara 2016

Sıkıntı (Ahmet ERTAN)

Yağmur eritti elimi, yüzümü 
Bu dünyada bir yürek kaldım 
Acılar burdu düşlerimi 
Kanıksanır oldu ölüm denen şey 
Şaşırdım, ürktüm, ağladım. 

Bu iş de burada biter 
Yarın bir bilet almalıyım 
Nerede olursa olsun diyerek 
Geceyarısı kayıp giden trenler 
Uykularımda koca bir engerek 
Kendimi ölümün olmadığı 
Bir dünyada bulmalıyım 
Yorgunluğumu, tedirginliğimi 
Boynumdan bir kement gibi çıkarmalıyım. 

Yağmur eritti elimi, yüzümü 
Bu dünyada bir yürek kaldım

2 Ara 2016

Hoşçakal En Güzel Limanım...

  Bir gün bunun olacağını biliyordum. Hepimiz biliyorduk. Anneannem son bir haftadır nefes almıyor. Dizleri ağrımıyor, yemek yemiyor, su içmiyor. Hatta sesini duymayalı tam 1 hafta 4 saat 8 dakika oldu. 1 haftadır her sabah odasına bakıyorum. Bomboş yatağı. Yatağın içindeki havalı yatak bile suskun.

  Anneannem... Korktuğumda, üşüdüğümde, merak ettiğimde sığındığım en güzel limanım... 'Yavruum!' deyişini sevdiğim... Küçüklüğümün en sıcak korkusavarı. Tuttum sana sözümü. Büyüdüğümde ben bakarım sana demiştim. Baktım. Yaptığım tüm hatalar için beni affet lütfen. Sana bağırdıysam, seni kırdıysam, üzdüysem affet. Bir kere bile gözünden yaş getirdiysem affet beni. Seni kırmayı hiç istemedim.

  Hep 'Benim anneannem minicik' diye düşünürdüm. Değilmişsin. Cenazeni alırlarken fark ettim. 'Benim anneannem fırın gibidir' derdim. Nefes alamayışının 3. saatinde dahi soğumamıştın. 'Dünya'nın en güzel sütlacı anneannemin!' diye düşünürdüm. Duanda senden başka kimsenin sütlaç yapamadığını fark ettim. Öz kızlarının bile!

  Tarağını aldım. Hani şu koltuğun sırt kısmına oturup saçını taradığım beyaz tarağın. Senden bana bir şey kalsın istedim.

  Yalnız değilsin orada biliyorum. Herkese selam söyle. Hepinizi çok özledim. Hoşçakal en güzel limanım. Namazda dahi eteğinin altına saklandığım koca çınarım... Hoşçakal diğer bebeklerin aksine her geçen gün küçülen koca bebeğim...

Yavrun...

28 Eyl 2016

İstanbul...

Hayallerimin vatanı, aşık olduğum kent...
Bekle beni geliyorum! Ruhum ve bedenim ile ilk defa bir arada, senin yanında olacağım. Evet şaka değil ben geliyorum. Şimdiye kadar hep aynı gökyüzüne baktık, şimdi ise aynı noktadan bakacağız gökyüzüne.

Bekle beni Kız Kulesi... Hezarfen'in getiremediği mektubu, Galata'nın aşkını ben anlatacağım sana.

Kavuşacaksın sevdiğine Galata. Her şeyi anlatacağım Kız'a...

Pierre Loti... Umarım bana verecek bir 5 çayın vardır. Zira duraklarım arasında sende varsın. Haliç'e bakıp tam o noktadan aşık olmayı planlıyorum. Tıpkı Louis Marie Julien Viaud gibi...

Ayasofya... Şimdiye kadar kitapların içine girmek istedim hep seni görebilmek için. Fatih Sultan Mehmet'in, I. Jüstinyen'in elinin değdiği duvarına dokunabilecek olmanın hayali bile bu kadar kusursuzken kalbim görevinden istifa etmeden bunu nasıl yapabileceğim hakkında hiç bir fikrim yok. 


Topkapı... Çinilerinin her bir
 kıvrımını ezberlemiş olabilirim ancak duvarlarındaki sırlara hala erişemedim. Belki benimle bir fincan kahve içip loku
mumuzu yerken anlatırsın Fatih'i, Mihrimah Sultanı, Selim'i... Belki Sinan'ı anlatırsın? Olmaz mı?


Yerebatan Sarnıcı. Elbette Medusa'nın gözbebeklerine bakmayacağım... Ancak sütunların için aynı şeye söz veremeyeceğim.


Dolmabahçe... En çok sen konuşmalısın belki de benimle. En çok sendeki odadan korkuyorum. O odada nefes alamadan gözyaşlarımda boğulmaktan korkuyorum. Beni görmeden, duymadan, hissetmeden sevebilen adamın odasında ağlamaktan korkuyorum. Ona bir teşekkür bile edemeden oradan çıkmaktan korkuyorum.


Ve son olarak; sana kavuştuktuktan sonra sensiz kalmaktan korkuyorum İstanbul... Sevgi ve hasretle...

29 Ağu 2016

Alengirli Şiir (Ali Lidar)

Ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil 
Nükleer denemeler kyoto sözleşmesi küresel ısınma falan. 
Belki sen çok küçüksün belki benim ruhum ölü 
Biraz Nietzsche biraz Kant kafan karışmış belki 
Parlıamanet'i de bozdular tutunacak dalımız mı kaldı? 
Pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı! 
Kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir derdi. 
İyi kitaplar okudum bir boka yaramadı.. 


Ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum 
Durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar 
Sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız 
İşin yoksa çiçek al,saç tara, parfüm sık. 
Küsmesi,barışması,ayılması,bayılması 
Hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması 
Meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı! 
Güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır derdi. 
Bir sürü güzel kadın girdi hayatıma 
Hepsi ağzıma sıçtı.. 


Ben seni severim belki de rabbim buna hazır değil. 
Her şeyin güzelini sever o ideal birliktelikler ister 
Seninle benim yan yana oturacağımız çekyata 
Ne ilahi adalet sığar ne de diyalektik.. 
İçime çöreklenmiş sığ bir sığır var benim. 
Ben seni severim sevmesine de 
İş çıkarmasana şimdi ne gerek var güzelim..

Bir Şiir Ve Bir Aşk Hikayesi (Hıncal Uluç)

Üniversiteli delikanlı kolejli kıza, bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun bir zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini..
Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler..
Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllar. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı..
Belki de, delikanlı öyle olmasını istediği için, ona öyle gelmişti.
Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette, tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "Anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okulun civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..
Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "Tabii" dedi.. "Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten.Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de, tanışırsınız.."
"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu.."
Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı..
Konser günü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle..
Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız, yan yana düştüler.
İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce, tanışırken tuttu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken. O an dünyanın bütün şarkıları, dünyanın en romantik şarkısıydı ya o eli tutmak için öylesine büyük bir arzı duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğunun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu..
Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..
Konserden çıkarken, kız, şakalaştı..
"Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı.. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü... Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı..
Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkende girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu..
Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. konuşmaya gelmemişti ki.. "Kız keşke orda olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o..
Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış, bir parça dörtlüğe..
Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..
Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolej'in önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
"Ne hasta beklerdi sabahı
Ve ne geç ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolej'in önündeydi gene..
Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya..
Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa..
Evet, çağırıyordu işte..
Kalbinin duracağını sandı, yaklaşırken..
"Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi, delikanlı.. İkiletmeden..
Ayrıldı kızın yanından.. bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllar sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen'in sözlerini, o, o zamanlar biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı..
Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla, bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.
Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar..
O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü..
"Günlerdir seni arıyorum" dedi.. "Günlerdir seni arıyorum.. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı.. "Yaaa!.."
Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza..
"Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da sonu onun.."
sonra yürüdü gitti, arkasına bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü, oracıkta okurken..
"Geçti, istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını!..
Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?..
Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp geçmişti, acaba?
Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hala bilmiyor..
Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.
Çünkü, delikanlı, bendim!.. 

10 May 2016

Beni Güzel Hatırla (Okan Savcı)

Beni güzel hatırla 
Bunlar son satırlar… 
Farzet ki, bir rüzgârdım, esip geçtim hayatından 
Ya da bir yağmur sel oldum sokağında 
Sonra toprak çekti suyu… 
Kaybolup gittim, belki de bir rüya idim senin için 
Uyandın ve ben bittim… 

Beni güzel hatırla! 
Çünkü; sevdim seni ben, herşeyini… 
Sana sırdaş oldum, dost oldum, 
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini, 
Beni üzdün, kınamadım. 
Alışıktım vefasızlığa, el oldun aldırmadım… 

Beni güzel hatırla! 
Sayfalarca mektup bıraktım sana. 
Şiirler yazdım her gece, çoğunu okutmadım. 
Sakladım günahını, sevabını içimde 
Sessizce gittim… 

Beni güzel hatırla! 
Sana unutulmaz geceler bıraktım 
Sana en yorgun sabahlar… 
Gülüşümü, gözlerimi, sonra sesimi bıraktım. 
En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka, 
Söylenmemiş “merhaba”lar sakladım her köşeye 
Vedalar bıraktım duraklarda. 
Ne ararsan bir sevdanın içinde 
Fazlasıyla bıraktım ardımda. 

Beni güzel hatırla! 
Dizlerimde uyuduğunu düşün, 
Saçını okşadığımı, üşüyen ellerini ısıttığımı, 
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne 
Alnından öptüğüm dakikaları... 
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğimi düşün 
Şaşırtmayı severim biliyorsun 
Bu da sana son sürprizim olsun 
Şimdi, seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum 
Beni güzel hatırla. 
Gidiyorum...

8 Oca 2016

Gidilmeyen Yol (Robert Frost)

Sarı ormanın içinde yol ayrımına geldim 
Ne yazık ki her iki yoldan da gidemezdim 
Yalnız bir yolcuydum,öylece durdum 
Bir yolun ötelerine doğru bakındım kaldım 
Ta uzaklarda yitip gittigi yere kadar. 

Düşünüp dururken,öteki yolda karar kıldım 
Belki de böylesi daha iyiydi 
Çünkü yol yeşildi,tam yürünmek içindi 
Ve oradan gelip geçenler 
Üzerlerine basıp geçmiş olsalar bile. 

Böylece yürüdüm gün ve gece 
Yapraklar içinde tek başıma sessizce 
Günler boyu böylece yol aldım 
Yolun sonunu bile bile,sordum kendime 
Bir daha geri dönecek miyim,diye. 

İşte bir feryatla haykırıyorum, 
Çağlar ve çağlar ötesine 
Ormanda yol ikiye ayrıldı 
Ve ben daha az yürünenine saptım 
Ve bütün olanlar da bu yüzden oldu. 

7 Oca 2016

YGS'ye Tekrar Başvurdum!

  Sevgili YGS, iki sene önce sen benim canıma okudun. Fakat şimdi sıra bende! Kork benden! Nihahahaha!

  Öhöm,öhöm... Tamam döndüm özüme.
Doğru okudunuz YGS'ye tekrar başvurdum ben. İkinci üniversiteyi daha ilki bitmeden kazanmaya karar verdim. Çok fena gaza geldim. Neden mi? Sanat tarihi beni hiç açmadı çünkü. Beğenmedim yani. İşte bu yüzden tekrar giriyorum sınava ama sanat tarihini bırakmayacağım. Ben o bir buçuk yılda kaç sivilce çıkarttım, kaç beyaz edindim... Bir kalemde silip atmaya cesaretim yok anlayacağınız. Ama merak etmeyin sevgili üniversite hayali kuran arkadaşlarım, kontenjanlarınızda gözüm yok. Uzaktan eğitim ya da açıktan düşünüyorum.

  Bu arada fark ettim ki ben hep Suzy'nin kitaplarını sömürmüşüm yada kitaplara kıyamamışım zira hepsi bomboş. İkisine de oy veriyorum. Çünkü en son hatırladığım Suzy'de 2-3 kitaptan başka bir şey kalmamıştı. Gerçi benimde o kadar kalmış. Taşınırken epey atmıştım galiba... Evet atmıştım. Tamam gençlik hesap düz.

  İki yıl önce hani diyordum ya üniversite kazananlar neden giriyor tekrar acaba sınava diye. Yaşayınca cidden öğreniyormuş insan. Harbiden can sıkıntısından girilirmiş sınava. Ancak tek bir koşulla. İlkinde başarılı olup garantin varsa. Yoksa gerçekten gerilimli bir şey bu sınav.

  Birazdan geometri soruları çözmeye başlayacağım. Bakalım geçen sefer ki gibi zor gelecek mi? Ah unutmadan cidden korkmuyorum artık senden YGS! Hacettepe'liyim oğlum ben!

16 Ara 2015

Sen Beni Öpersen Belki Fransız Olurum (Muhsin Ünlü)

Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-Senegalliler dahil değil
Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihaplanır
-Yoksa seni rahatsız mı ettim?
Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
-Freud diye bir şey yoktur.
Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
-Haydi iç de çay koyayım.

Mendilimde Kan Sesleri (Edip Cansever)

Her yere yetişilir  
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama  
Çocuğum beni bağışla  
Ahmet Abi sen de bağışla  
Boynu bükük duruyorsam eğer  
İçimden öyle geldiği için değil  
Ama hiç değil  
Ah güzel Ahmet abim benim  
İnsan yaşadığı yere benzer  
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer  
Suyunda yüzen balığa  
Toprağını iten çiçeğe  
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  
Konyanın beyaz  
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir  
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına  
Öylesine benzer ki  
Ve avlularına  
Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi  
Ve sözlerine   
Yani bir cep aynası alım-satımına belki 
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer  
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne  
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına  
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına  
Minibüslerine, gecekondularına  
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben 
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskiden beri
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

Sevgilim Ben Şimdi (Cemal Süreya)

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim 

Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara 

Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden 

Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz 

"Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz". 

Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere 

O gülün yüzü gülmüyor sensiz 

O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı 

Hepten hüzünlü bu günlerde 

Gür ve çoşkun bir günışığı dadanmış pencereye 

Masada tabaklar neşesiz 

Koridor ıssız 

Banyoda havlular yalnız 

Mutfak dersen - derbeder ve pis 

Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş 

Vantilatör soluksuz 

Halılar tozlu 

Giysilerim gardropda ve şurda burda 

Memo'nun oyuncak sepeti uykularda 

Mavi gece lambası hevessiz 

Kapı diyor ki açın beni kapayın beni 

Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi 

Radyo desen sessiz 

Tabure sandalyalardan çekiniyor 

Küçük oda karanlık ve ıssız 

Her şey seni bekliyor her şey gelmeni 

İçeri girmeni 

Senin elinin değmesini 

Gözünün dokunmasını 

Ve her şey tekrarlıyor 

Seni nice sevdiğimi