Efsaneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Efsaneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haz 2014

Ağlatan Qafe

Bir varmış, bir yokmuş... Elbruz'un yamacında her yerden uzak, her yerden çok farklı, çok az kişinin bildiği küçük bir çerkes köyü varmış. Bu çerkes köyünde beyaz tenli, sırma saçlı, güzel gözlü Janset adında bir genç kız yaşarmış... Günlerden bir gün Janset ve ailesi komşu köye düğüne davet edilmiş. Öyle bir düğünmüş ki bu Kafkasya'nın en güzel kızları, en yiğit erkekleri davet edilmiş sadece. İşte ilk orada görmüş Şamil Janset'i ve Janset de Şamil'i... Şamil, o gece en güzel şarkılarını çalmış akordiyonu ile. Bütün bir gece... Hiç yorulmadan... Ve düğün bitmiş. Janset Şamil'e bakmış, Şamil Janset'e... Uzaktan sevmişler birbirlerini... Yada Şamil öyle zannetmiş... Şamil düğünden sonra hep Janset'i aramış. Bütün Kafkasya köylerinde... En sonunda Elbruz'un yamacında her yerden çok uzak, her yerden çok farklı, çok az kişinin bildiği küçük bir köyde rastlamış ona... Evine kadar takip etmiş kimsenin haberi olmadan... Sonunda Janset eski ve yıpranmış bir kapıdan girmiş içeri... Şamil koymuş aklına orada ve o gece isteyecektir sevdiği kızı... Akşam olunca gitmiş sevdiği kızın evine, kapıyı çalmış... Kapıyı açan güzel kız sendelemiş onu görünce... Belki de korkmuş bilinmez... Şamil kendinden emin adımlarla girmiş içeri ve istemiş sevdiği kızı babasından... Babası cevap vermiş ardından... O an zaman durmuş, gece bir daha kararmış... Ve yeryüzünde çalan bütün akordiyonlar susmuş... Çünkü 'Hayır' demiş kızın babası... Akordiyoncuya verecek kızı yokmuş onun... Şamil dönmüş arkasını, yine emin adımlarla yürürken durmuş kapının önünde... Bakmış sevdiğinin yüzüne son defa... O her şeyi ve herkesi alırken karşısına onun uğuruna... Janset gözlerini kaçırmış Şamil'in gözlerinden... Şamil nereye gittiğini bilmeden binmiş atına ve karanlığa doğru yol almış... Aylar sonra Kafkasya'nın en zengin düğününde akordiyon çalması için davet edilmiş Şamil... Öyle bir düğün ki dillere destan... Şamil çalarken en güzel ezgileri, birden gelin ve damat girmiş düğün meydanına... İşte o an ay tutulmuş Kafkasya'da, yapraklar kurumuş, sanki dünya durmuş... Çünkü sevdiği kızı görmüş... Hem çok yakın hem de çok uzak gibiymiş... Görüyor ama yetişemiyormuş... Sanki elinden akıp giden bir avuç su ya da uçup giden bir nefes duman... Sevgilisi sandığıymış o anda gelin olan... Bu defa gözlerini Şamil kaçırmış... Belki bir anlık sessizllik, bir yaralı haykırış... Ve ardından 'Ağlatan Qafe' ilk defa o gece, Janset'in düğününde çalınmış...


İşte böyle bir aşk hikayesidir aslında o ezgi...
Bu hikayeyi ilk anneannemden dinlemiştim soğuk bir kış gecesi... Battaniyenin altında büzüşmüş,uyumam gereken ama uykumun olmadığı soğuk bir kış gecesi anneannem hikaye niyetine anlatmıştı. Abartısız iki hafta hep o düğünü görmüştüm rüyamda... Bir kuğu gibi bembeyaz teniyle düğünlerde süzülen Janset'i... Belki izlemek istersiniz dansını... Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=Nq6JbJCWalU

30 May 2014

Balıklı Göl (Aynızeliha) Efsanesi

Etrafına zulüm ve dehşet salan Nemrut adında bir hükümdar varmış. Bu Nemrut bir gece acayip bir rüya görmüş. Kan ter içinde uyanmış. Rüyasını yorumlatmış vezirine… Veziri demiş ki; Yakında doğacak çocuklardan biri seni öldürecek. Bunu duyan Nemrut o yıl doğacak bütün çocukların öldürülmesini emretmiş. İbrahim peygamberin annesi Sara Hatun kaçarak bir mağaraya gizlenmiş. Doğacak çocuğunun Nemrut tarafından öldürülmesinden korkuyormuş. Gizlendiği mağarada doğurmuş oğlunu. Dallardan bir beşik yapıp içine bırakmış … Oğlanı bir dişi ceylan bulmuş, emzirmiş.
Gel zaman git zaman bir gün Nemrut’un askerleri mağarada bulmuşlar İbrahim Peygamber'i. Nemrut'un huzuruna getirmişler. Hiç çocuğu olmayan Nemrut'un bu ay yüzlü oğlana içi ısınmış. Almış evladı gibi büyütmüş. Kendisini büyüten Nemrut ne kadar adına yakışan Nemrut’un tekiyse, İbrahim Peygamber o kadar iyi huylu biriymiş. Nemrut'un bir evlatlığı daha varmış… Ceylan bakışlı Zeliha… Hz. İbrahim ile Zeliha arasında öyle güçlü bir sevgi bağı olmuş ki bu kadar olur. Bir tören günü herkesin törene gittiği an Hz İbrahim Nemrut’un sarayına girip putları yerle yeksan etmiş. Nemrut delirmiş tabi. İbrahim peygamberin öldürülmesine karar vermiş. Hem de ateşe atılarak... Her taraftan toplanan odunlar Halilürrahman Gölü' nün bulunduğu yere yığılmış. Odunlarla kocaman bir dağ meydana getirmişler. Urfa kalesinin sütunlarına ipler germişler. Oradan fırlatıp atacaklarmış İbrahim peygamberi ateş dağının ortasına… Zeliha gece gündüz babasına yalvarmış ama Nemrut’un taştan katı yüreği yumuşamamış. İbrahim peygamberi sütunlar arasına gerilen halattan ateşe fırlatmışlar. İbrahim peygamber odun yığınlarının ortasına düşer düşmez, ateş göle, odunlar balığa dönüşüvermiş. Büyük gölün yanından küçük bir göl daha çıkıvermiş ortaya… Ondan sonra büyük göle Halilürrahman Gölü adı verilmiş. Küçük göl Zeliha'nın göz yaşlarından oluşmuş. Zeliha'nın göz yaşları anlamına gelen Aynızeliha adı verilmiş. Nemrut’a ne mi olmuş? Zulm ile abad olanın sonu berbat olur.

2 May 2013

Kız Kulesi Efsanesi

kiz_kulesi.jpg
  Kız kulesi Adası, Kubadabad Saltanat Kentinin haremliğiymiş. Ada da çevresi sularla çevrili bir kale ile, birbirinden güzel köşklerin ortasında yüksek bir kule varmış.

  İşte bu kölede cariyeleri ile birlikte Selçuklu Sultanının güzeller güzeli biricik kızı yaşarmış.

  Sultan, düşünde (başka bir rivayete göre falında) sevgili kızının yılan sokması sonucu öleceğini görmüş. Yaptırdığı ve Kaleye ve içinde kuleye kızını bunun için kapatmış. Öyle ki, kuleye yılan girmesinde diye beton borularla Anasmaslar’dan Adaya su ve süt akıtılmış. (Anılan iki sıra beton boruların kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.)

  Böylece yıllar yılları kovalamış ve günlerden bir gün güzel Sultan ateşlere düşüp hastalanmış. Ülkenin en ünlü hekimleri zor bulmuşlar devasını. Sevgili Sultan yeniden sağlığına, mutluluğuna kavuşmuş. İyileşmesini kutlamak için armağanlar yağmaya başlamış kuleye. Yaşlı bir köylü kadında bir sepet üzüm getirmiş. Meğer üzümlerin içinde bir küçük yılan varmış.


  Yılan o gece uykuya dalan güzel Sultanı sokup öldürmüş. 

30 Nis 2013

Lokman Hekim ve Ölümsüzlük Otu

  Çukurova insanları çok mutlu kişilermiş.Toprağı bereketli,iklimi güzel,havası temiz bir diyarda yaşıyorlarmış. Güneş onlara hep gülümser,toprağı her çeşit ürünü yetiştirirmiş. İşte bu nedenle halk, hayatı ve yaşamayı çok severmiş.

  Bir gün Lokman Hekim'e gitmişler. ''Yaşamayı çok seviyoruz ve hiç ölmek istemiyoruz. Tek derdimiz bu. Sen ünlü Lokman Hekim'sin, bizim bu derdimize, yani ölüme çare bul.'' demişler. Ölümü kim ister, bu dilek Lokman Hekim'in de hoşuna gitmiş. Başlamış dağ, dere, tepe dolaşıp, ölümsüzlüğü sağlayacak otu aramaya. Sarp kayalıkları, yemyeşil ovaları, çiçek dolu tarlaları hep gezmiş, dolaşmış.

  Bir gün yine böyle uzun uzun dolaştıktan sonra yorgun düşerek bir ağacın altında uyuyakalmış. Az sonra ince bir ses onu daldığı uykudan uyandırmış. ''Ey Lokman, dağ demeyip, dere, tepe demeyip aradığın ölümsüzlük otu benim. Bundan böyle ne insana ne hayvana ölüm yok.'' diyormuş. Lokman hayretler içinde otu incelemiş, daha önce bu otu hiç görmemiş. Hemen otun söylediklerini bir bir defterine yazmış, sonra da sevinç içinde Nur Dağları'ndan Misis'e dönmek üzere yola koyulmuş. Defterindeki notları tekrar tekrar okuyarak Misis'in taş köprüsüne varmış. Köprünün öbür ucunda saçı sakalı bembeyaz olmuş yaşlı bir adam, Lokman'a doğru gelmekteymiş. Lokman Hekim'le köprünün tam ortasında karşılaşmışlar. Bu yaşlı adam, aslında can alan ölüm meleği Azrailmiş. Lokman Hekim'i selamladıktan sonra, nereden gelip, nereye gittiğini sormuş. Lokman öylesine sevinç içindeymiş ki, ölümsüzlük otunu bulduğunu, insanların artık bu ot sayesinde hiç ölmeyeceklerini bir çırpıda anlatıvermiş.

  Yaşlı adam, ''Bunun gerçek olduğuna inanabilmek için seni sınayacağım. Söyle bakalım, Azrail şu anda nerededir?'' demiş.

  Lokman bir an düşündükten sonra ''Azrail şu anda gökte değil,yerdedir.'' diye cevap vermiş.

  ''Peki yerdeyse, nerededir?''
  ''Ne doğudadır, ne batıda. Şu anda köprünün üzerindedir. Bu köprüde ikimizden başkası olmadığına, ben de Lokman Hekim olduğuma göre, Azrail sen olmalısın.''
  ''Doğru bildin ey Lokman. Yalnız bu ilmi sana veren Allah'tır, tıpkı insanlara can verenin de o olduğu gibi. Ama şunu unutma ki, verdiğini yine sadece ve sadece yüce Allah alabilir.'' deyip melek şekline bürünmüş ve kanatlarını çırparak Lokman'ın elindeki defteri Ceyhan'ın köpüre köpüre akan sularına düşürmüş. Böylece ölümsüzlüğün sırrı da kaybolup gitmiş.

  Azrail olanları Allah'a iletmiş. Lokman Hekim çok iyilik ettiği için Allah ona uzun bir ömür vermeyi kararlaştırmış. Azrail yine insan kılığına girerek Lokman'ın karşısına çıkmış ve iki uzun ömürden birini seç. Ya dağdaki kızıl koyun tezeğinin dayanabildiği kadar ya da yedi kartalın yaşadığı yıl kadar yaşayacaksın.'' demiş. Lokman Hekim yedi kartalın yaşadığı kadar yaşamak istediğini bildirmiş ve bu arzusu kabul olunmuş.

  O günden sonra Lokman kartalları gözlemeye başlamış. Sıra 7. kartala gelince, ona 'Lübet' adını koymuş. Lübet uzun zaman demekmiş. Bu zaman süresince Lokman, hekimliğe devam ediyor, insanlara yardımcı oluyormuş. Saçı sakalı bembeyaz olmuş, ama hala dinçmiş.

  Derken bir gün bakmış, Lübet kayalıklardan yuvarlanmış, yerde yatıyor. Hemen yanına koşmuş, ''Kalk ya Lübet!'' demiş, ama gökler hakimi kartal artık kımıldamıyormuş, o zaman Lokman Hekim kendi kendine şöyle mırıldanmış.

  ''Az yaşa, çok yaşa
     Akıbet bir gün gelir başa''

  Kartalın öldüğü gün, Lokman'da ölmüş. Lokman Hekim'in ölümü tüm insanları üzüntüye boğmuş. Yakınları eşyalarını toplarken ellerine mühürlü bir zarf geçmiş. Herkes çok sevinmiş, bunun içinde ölümsüzlüğün sırrı olmalı, diye düşünmüşler. Dünyanın dört bir yanından ünlü hekimler toplanmış ve hep birlikte zarfı açmışlar. Zarfın içinden çıka çıka küçük bir kağıt çıkmış. İçinde şunlar yazılıymış:

  ''Ayağını sıcak tut, başını serin
     Yemeğine dikkat et, düşünme derin.''

  Altında ise şu sözler eklenmiş:
  ''Hasta olmadan önce doktora görün!''

   İşte Lokman Hekim'in uzun yaşamak isteyenlere öğüdü buymuş. Lokman Hekim'i Tarsus'un Ulu Camii'nde, Adem Peygamber'in oğlu Şit Peygamber'in yanına gömmüşler.

8 Nis 2013

Kardelenin Aşkı



  Kardelen çiçeği, etrafındakilerin dostlarının anlatımıyla güneşe aşık olur. Aslında hayatında güneşi hiç görmemiştir. Çünkü bilir ki güneşi gördüğü an canından olacaktır. Ama bu aşk içinde öyle büyür öyle büyür ki artık dayanılmaz bir hal alır ve Tanrı'ya dua eder,bana bir defacıkta olsun güneşi görmeyi nasip et diye. Ve bir gün dayanamaz Tanrı'nın huzuruna çıkar ve şöyle der;
"Tanrı'm güneşi görmem için bana izin ver."
Tanrı da ona şöyle seslenir;
"Ey kardelen bilmez misin ki sen narin bir çiçeksin ve güneşle karşılaştığın an canından olabilirsin. İyi düşün sana 2 gün mühlet veriyorum, ya güneş ya canın ."
  Kardelen yüce tanrısının huzurundan ayrılır ve düşünür.Ama içindeki güneş sevdası adeta onu içten içe kemirir.
2.günün sonunda tanrısının huzuruna çıkar ve şöyle der;
''Bu aşk beni öyle büyüledi ki güneşi görmek için can atıyorum.''
Tanrı da ona;
"Cesaretini taktir ederim ey kardelen ama bir yandan da üzülürüm,çünkü canından olacaksın." der.
  Ve kardelen güneşi görmenin aşkıyla tutuşurken karın üstüne çıkmaya karar verir.
Tam o beyaz karın içinden kafasını çıkardığı an güneşi görür,ama ona daha önce söylendiği gibi canından olur.
  Bu olay herkesin kalbinde yer eder. Herkes çocuklarına ve torunlarına bu olayı anlatır, nasihatte bulunurlar. "Eğer günün birinde aşık olursan,birini çok seversen kardelen gibi cesaretli ol. Eğer kardelen kadar cesaretin yoksa sakın aşık olma!''

Ağrı Dağı Efsanesi (İki Bacılar Efsanesi)

Çok eski zamanlarda Sürmeli Çukuru uçsuz bucaksız, düzlükler halindeydi. Ağrı Dağı’nın yerinde büyük bir orman vardı. Günlerden bir gün iki bacı el ele vererek evlerine odun getirmek üzere ormana giderler. Birkaç günde vardıkları bu ormanda çerden çöpten toplayıp, birer yük hazırlarlar. Sıra sırtlarına almaya gelince büyük bacı, ''Bacı bacı kurbanın olayım. Ne olur gel sırtıma bu yükü kaldır'' der. Küçük bacı kaldırmaz ve üstelik de ''Canın çıksın kendin kaldır'' der. Büyük bacı yalvarır, yakarır olmaz. Çaresiz kalır ''Gel ben senin sırtına kaldırayım'' der. Küçük bacı buna da razı olmaz. Aralarında bir kavga başlar. Saç saça kavgada, ikisi de kan ter içinde kalır. Hareket edemezler ve birbirlerine beddua etmeye devam ederler. Küçük bacı ''Allah seni öyle bir dağ etsin ki, yaz kış başında kar eksik olmasın'' der. Büyük bacı da ''Sen de öyle bir dağ olasın ki, başından yılan, çıyan eksik olmasın'' der ve Tanrı beddualarını kabul eder, büyük bacı Büyük Ağrı Dağı olur, başında yaz, kış kar eksik olmaz. Küçük bacı da Küçük Ağrı Dağı olur ve tepesinde yılan ve çıyan eksik olmaz.

Ejderha ve Kral Kızı

Çok eski çağlarda, Toros Dağları'nın tepesinde bir hükümdarın kızı yaşarmış Dağlar çok sık bir ormanla kaplı olduğu, üstelik de ormanda büyük bir ejderhanın yaşadığına inanıldığı için, buralarda dolaşmak tekin sayılmazmış Kral da kızına, çevreyi tek başına dolaşmamasını sık sık tembihlermiş Ama bir gün, kız ormanda dolaşmaya çıkmışBir süre gezdikten sonra dik ve sarp bir kayalığa oturarak, Gülek Boğazı'nı seyre dalmış Orada otururken büyük bir gürültü kopmuş Kız aşağıya baktığında ejderhanın kayalara tırmandığını görmüş Ne yapacağını şaşırmışKurtulamayacağını anlayınca, 'Tanrım beni ejderhaya yem yapacağına, burada taş yap' diye yakarmış Kızın duasını kabul eden Tanrı, hem onu, hem de ejderhayı taşa çevirmiş

Ben Öldüm Galiba

  Mezbahadan et taşıyan bir tırın sabahın erken saatlerinde yüklenip bir an önce yola çıkması gerekiyormuş. İşe sabahın kör vakti gelen işçiler, tırı yüklemeye başlamışlar. Alelacele işi bitirmişler. Tırın şoförü arkadaki soğuk hava deposunun kapısı kapatılır kapatılmaz yola çıkmış. Ancak son eti çengele takmaya uğraşan işçinin içeride kaldığını kimse farketmemiş. Uyku sersemi olan işçi de başına gelen korkunç şeyi, ancak tır hareket edince fark edebilmiş. Tır hiç durmadan 8 saat yol alacağından, arkadaşları kaybolduğunu fark etmezlerse donarak öleceği kesinmiş. 


  Bir süre duvarları yumruklamış ama sesini duyuramayacağını biliyormuş. Bir süre sonra üşümeye başladığından hareketleri yavaşlamış ve bir kenara çöküp ölümü beklemeye başlamış. Oturup kaçınılmaz sonunu beklemeye başlamış ve cebinden çıkardığı kağıt kaleme yazmaya başlamış.


1. saat: çok üşüyorum;
2. saat: her yerim uyuşuyor;
3. saat: ayaklarımı hissetmiyorum;
4. saat: donarak ölmek istemiyorum, kalemi tutucak gücüm kalmadı, ellerim dondu... 
  
 Tır etleri teslim edeceği yere geldiğinde şoförü dondurucunun kapısını açınca içerisinin soğuk olmadığını fark etmiş. Sabah yola çıkarken aceleden dondurucuyu çalıştırmadığını hatırlayan şoför, lanetler okurken köşede büzülmüş yatan işçiyi görmüş. Adamın uyuyakaldığını sanan şoför, işçiyi sarstığı halde uyandıramamış.


  Polis olaya el koymuş, şoför tutuklanmış. Bir müddet sonra adli tabip raporunda işçinin ölüm nedeni vücut ısısının hızla düşüşü olduğu açıklanınca temize çıkmış. Meğerse talihsiz işçi psikolojikman ölmüş.

Lokman Hekim ve Şahmeran

  Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bundan çok çok yıllar önce Çukurova'da bir doktor yaşıyormuş.Bu doktorun Lokman adında bir de oğlu varmış. Daha sonra ünü dört bir yana yayılacak olan meşhur Lokman Hekimmiş bu çocuk. Babası ölmeden önce karısına ''Oğlumuz büyüyünce çok ünlü bir doktor olacak. Herkes her derdi için ona koşacak. İlmini ilerletince sen ona kitabımı ver, daha da bilgili olsun, insanoğluna hizmet etsin''demiş.

  Adamcağız öldükten sonra ana-oğul yaşamlarını birlikte sürdürmeye başlamışlar,fakat Lokman haylaz mı haylazmış. Bütün gün koşup oynamaktan başka şey düşünmez, anası da buna çok üzülürmüş.

  Lokman böyle yaramazlık ededursun, Ceyhan yakınlarında Yılankale adında büyük bir saray varmış.Orada yılanların şahı olarak bilinen Şahmeran adlı bir yaratık yaşarmış. Şahmeran diğer yılanlardan farklıymış, belden aşağısı süt gibi beyaz bir yılan, belden yukarısı ise çok yakışıklı bir delikanlıymış. Simsiyah saçları, pırıl pırıl kapkara gözleriyle tam bir erkek güzeliymiş. Başında da değerine paha biçilemeyen pırlantalar ve yakutlarla bezeli bir taç taşırmış.

  Şahmeran bir gün dolaşmak için Yılankale'den çıkar,fakat nasıl olursa olur,kayalıkların arasından yuvarlanıp yaralanır. Sürüne sürüne bir ağacın altına gelir ve başlar orada inlemeye. Bizim haylaz Lokman da tam o sırada,odun kesmek için ormana gelir. İniltiyi duyunca o yana seğirtir,bir de baksın da ne görsün,yarı insan yarı yılan bir yaratık inleyip durur. Tabii Lokman çok korkar, onu gören Şahmeran ise dile gelip, ''Korkma ey insanoğlu, benim sana zararım dokunmaz. Bana yardım et de Yılankale'ye döneyim.'' der. Lokman iyi kalpli bir çocuk olduğundan Şahmeran'a acır, onu kucağına alıp Yılankale'nin yolunu tutar. Bir kayalığın önüne gelince,Şahmeran onu durdurup birkaç söz söyler. Kayalar büyük gürültüyle ağır ağır açılır ve nöbet tutan 2 kara yılan ortaya çıkar. Korku içindeki Lokman'la yaralı Şahmeran'a yol gösterip onları Yılankale'ye götürürler.

  Hayatında ilk kez böyle bir yer gören Lokman'ın şaşkınlıktan dili tutulur. Göz alabildiğine uzanan güzel bahçelerin içinde neler yoktur neler... Fıskiyelerden renk renk suların fışkırdığı havuzlar, bu havuzları çevreleyen baygın kokulu nadide güller, dalından bülbüllerin şakıdığı ulu ağaçlar... Bütün bu güzelliklerin ortasında da mücevher gibi parlayan Şahmeran'ın görkemli sarayı...

  Şahlarının yaralı olduğunu gören yılanlar hemen onu alıp yatırmışlar, yarasını temizleyip sarmışlar. Kendine gelen Şahmeran , Lokman'a türlü ikramlarda bulunmuş, ona altın tabaklar içinde leziz yemekler, billur bardaklarda şerbetler sunmuş. Lokman'a gelince, şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez halde, çevresine bakınır dururmuş.

  Lokman'dan çok hoşlanan Şahmeran onu sarayda alıkoymuş ve kırk gün kırk gece en güzel biçimde ağırlamış. Sonunda anasının kendisini merak ettiğini söyleyen Lokman, Şahmeran'dan izin istemiş. Şahmeran ''Haklısın delikanlı, sen insansın, senin yerin, onların arasında.'' demiş. Sonra ''Hayatımı sana borçluyum, dile benden ne dilersen.'' deyince, Lokman ''Sağlığından başka bir şey istemem'' demişse de Şahmeran ''Ben yine de sana bir şeyler vermek istiyorum.'' diye üstelemiş. ''onun için otur yanıma ve sana anlatacaklarımı can kulağıyla dinle. Yalnız senden bir ricam var, benim ölümüm insan elinden olacak, onun için beni burada gördüğünü sakın kimseye söyleme.''

  Sonra Lokman'a diyeceklerini uzun uzun anlatmış. Ayrılık zamanı gelince, bir cinin taşıdığı, değerli taşlarla bezeli bir tepsinin içine oturarak, Lokman'ı Yılankale'nin dışına kadar geçirmiş. Kara yılanlar da onu yeraltı yollarından evine götürmüşler.

  Onca zaman sonra Lokman'ı karşısında gören anası sevinç gözyaşları dökerek boynuna sarılmış. ''A benim haylaz oğlum, günlerdir senin için ağlıyorum. Kim bilir bu oğlan nerelere gitti, başına neler geldi diye meraktan ölecektim.Şükürler olsun sana kavuştum. Şimdi söyle bakayım nerelerdeydin?'' Lokman anasına biraz gezip dolaşmak istediği için gittiğini söylemekle yetinmiş ve odasına kapanmış. Bütün korkusu büyük sırrı ağzından kaçırıp Şahmeran'ı tehlikeye atmakmış. Bu arada evdeki kitapları okumaya başlamış, okudukça okumuş, okudukça okumuş... Anası oğlundaki değişikliğe çok şaşırmış, sonra da sevinerek,şükürler olsun Allah'ım, bizim oğlan adam oluyor galiba!rahmetli efendim in söyledikleri çıkacağa benziyor,diyormuş kendi kendine.Lokman okuyup bilgi edinedursun, biz dönelim Şahmeran'a...

  Lokman'ın gidişinden sonra yine yalnız kalan Şahmeran, değerli taşlarla bezeli tahtında oturuyor, her yeri gören gözleriyle evlerin içini, tarlalarda çalışanları seyrederek avunmaya çalışıyormuş.

  Yine bir yaz akşamı, her taraf burcu burcu yasemin kokarken, hep aynı yerlere bakmaktan bıkan Şahmeran, gözlerini dağların ardındaki Tarsus Beyi'nin sarayına çevirmiş, çevirmiş ya, yıldırım çarpmışa dönmüş yılanlar şahı. Meğer Tarsus Beyi'nin güzeller güzeli bir kızı varmış. Bu kızın güzelliği tüm Çukurova'da destanlar gibi anlatılırmış. O günden sonra Şahmeran gözünü bu güzel kızdan alamamış, fakat yarı yılan yarı insan olduğu için gidip bu kızı babasından isteyemeyeceğini biliyormuş. Çaresizlik içinde sararıp solmaya başlamış. Derdini kimselere açamıyormuş, yılanlarda şaşkınlık içindelermiş. Yılankale'de  dirlik düzenlik kalmamış.

  Günlerden bir gün, Şahmeran yine tahtına oturmuş, Tarsus Beyi'nin sarayını  seyrediyormuş. Bakmış sarayda bir hareket, meğer Tarsus Beyi'nin güzel kızı o gün hamama gidecekmiş. Bey kızının önünde ve arkasında saray muhafızları, yanında da hamam bohçalarını taşıyan cariyeler varmış. Hamama gelince, bohçalar açılmış, gümüş taslar, ipek peştamallar, yumuşacık havlular bir bir ortaya çıkarılmış. Sonra bey kızı kurnanın başına oturtulmuş, cariyeler topuklarına kadar uzanan saçlarını çözüp başlamışlar genç kızı yıkamaya. Hamamda yıkanan kızın güzelliği, zavallı Şahmeran'ın aklını başından almış. Bir kükreyiş kükremiş ki,dağlar taşlar inlemiş. Yılanlar şahı ok gibi fırlayıp, kuş gibi uçarak varmış Tarsus Hamamının kubbesine. Oradan içeri süzülmüş, fakat ıslak duvarlarda tutunamayıp kaymış ve büyük bir gürültüyle mermerlerin üzerine düşmüş. Sağa dönmüş çırpınmış, sola dönmüş çırpınmış ama kayıyor, bir türlü kaçamıyormuş.

  Yılanı görünce hamam bir anda ana baba yerine dönmüş, bağrışanlar, kaçışanlar... Hemen saray muhafızları içeri girmişler ve zavallı savunmasız Şahmeran'ı Tarsus hamamında öldürmüşler. Şahmeran ölmeden önce son kez sevdiği kıza bakmış, kız da hayretle ona bakıyormuş. Göz göze gelince, Tarsus Beyi'in güzel kızı da Şahmeran'ın gözlerine vurulmuş. Vurulmuş ama elden ne gelir, inci gibi gözyaşlarını içine akıtmış,kimselere bu aşkından söz etmemiş.

  Yılankale'deki yılanlar ise her şeyden habersiz,şahlarının dönüşünü bekliyorlarmış. Şahmeran'ın öldürülmüş olduğunu bilseler, Tarsus'a saldırıp tek canlı bırakmayacakları kesinmiş. İşte bu nedenle, yüzyıllar boyu, ''Adana selden, Misis yelden, Tarsus yılandan gidecek.'' sözü tekrarlanır durur. Tarsus halkı yüzyıllar boyu yılanların korkusu içinde yaşamış.

  Şahmeran'ın acıklı sonunu tabii duymayan kalmaz. Haber Lokman'a ulaşınca, Lokman çok üzülür, günlerce yemeden içmeden kesilir, fakat Şahmeran'ın ondan yapmasını istediği bazı şeyler vardır ve artık zamanı gelmiştir. Bunun için kalkar, Tarsus Beyi'nin sarayına gider. O sırada Şahmeran'ın ölümüne sevinen tek kişi Tarsus Beyi'dir, çünkü beyin vücudu yara içindedir. Hiçbir ilaç, hiçbir doktor bu yaralara çare bulamamıştır. Beyin bir de veziri vardır, büyücülük yapan bu vezir, Tarsus Beyi'ne tek çarenin Şahmeran'ın gözleriyle ciğerlerini yemek olduğunu söylemiştir. İşte bu nedenle Şahmeran'ın ölümünü duyan Tarsus Beyi sevinir, artık yaralarına çare bulunacaktır.

  Tam bunlar konuşulurken, Lokman Hekim'in saraya geldiği ve beyle görüşmek istediği kendisine bildirilir. Artık ünlü bir doktor olan Lokman Hekim'in adını duymuş olan Tarsus Beyi, onu hemen buyur eder ve ne istediğini sorar. Lokman Hekim yardımcı olmak istediğini açıklayarak bu ilacın yalnızca kendisinin hazırlayabileceğini söyler. Tarsus Beyi pek memnun olur ve hemen Lokman'ı kendisini iyileştirmekle görevlendirir. Bütün bu konuşmalar ve gelişmeler büyücü vezirin canını fena halde sıkar. Vezir, Tarsus Beyi'nin iyileşmesini değil ölmesini istemektedir, çünkü niyeti beyin yerine geçmektir. Bunu yapabilmenin tek yoluysa, Şahmeran'ın olağanüstü güçlerine sahip olmaktır, işte onun için Lokman'ın işe karışması canını sıkar.

  İşe koyulan Lokman, Şahmeran'ın Yılankale'de kendisine uzun uzun anlattıklarını uygulamaya başlar. Önce Şahmeran'ın vücudunu üçe böler. Baş tarafını bir kazana, gövdesini bir kazana, kuyruk kısmını bir kazana koyup kaynatmaya başlar. Bir süre sonra kazanlardan uğultular yükselir, ''Derde devayım, hastalara şifayım'' diye. Lokman hayretler içinde etrafına bakınır, kimsenin aldırmadığını görünce, bu sesleri bir tek kendinin duyduğunu anlar. Kazanlara daha da yaklaşır, gövdenin kaynadığı kazandan Şahmeran'ın sesi duyulur. ''Lokman beni bir daha kaynat, ikinci suyumu sen iç. Sakın unutma ikinci suyumu sen iç.''

  Kuyruğun bulunduğu kazan ise şöyle der: ''Lokman, sakın suyumu içme, yaşadığım sürece beni sürekli rahatsız eden kötü kalpli vezire içir.''

  Bu sırada vezir de durmadan Lokman'ın çevresinde dolanır durur. ''Lokman kardeşim şu gövde suyunu ben içeyim, ağrılarıma iyi gelir.Sen de kuyruk suyunu içersin'' der. Vezirden iyice kuşkulanan Lokman, ona gövde suyu diye kuyruk suyunu içirir. Az sonra büyücü vezir sancılanarak ölür, böylelikle cezasını bulur. Lokman da gövde suyunu içer ve Şahmeran'ın tüm gücüyle bilgisi ona geçer.

  Sıra Tarsus Beyi'nin tedavisine gelmiştir. Lokman birer gün arayla Bey'e , Şahmeran'ın gözlerini ve ciğerlerini yedirir, sonra da gidip Tarsus Hamamı'nda yıkanmasını öğütler. Hamamda yıkanan beyin vücudundaki tüm yaralar pul pul olup dökülür ve altından bembeyaz bir ten çıkar. Tarsus Beyi artık çok memnundur, hemen Lokman'ı çağırtıp , ''Beni iyileştirdin, dile benden ne dilersen, ey Lokman'' der. Lokman ise başını sallayıp ''Sağlığınız'' diyerek izin ister, artık orada görevi bitmiştir.

  Tarsus Sarayı'ndan ayrılan Lokman yine yollara düşmüş. Kırlardan geçerken bir uğultu duymuş, bakmış rüzgarda sallanan otlar, ağaçlar,çiçekler bir şeyler anlatıyorlar. Pembe bir çiçek bir yandan nazlı nazlı sallanıyor, bir yandan da ''Lokman, ben hatmi çiçeğiyim. Boğaz, nezle, göğüs hastalıklarına, hele hele öksürüğe çok iyi gelirim.'' diyormuş. Lokman hayretler içindeymiş; biraz daha ilerlemiş, her yerde otlar, çiçekler ne işe yaradıklarını sayıp döküyorlarmış. İşte o zaman Lokman, Şahmeran'ın ona verdiği gücün ne olduğunu iyice anlamış ve sevgili dostunu minnetle anmış, artık insanoğluna daha da yaralı olacağı için çok mutluymuş.
  Tüylü,beyaz çiçekli anason: ''Karın ve mide ağrılarına, bulantılara iyi gelirim.''
  Sarı, pembe çiçekli kantaron: ''İştah açar, sindirimi kolaylaştırır, vücudu güçlendiririm.''
  Altın gözlü papatya: ''Boğaz ağrılarında beni kullan.''
  Yemyeşil yonca: ''Baş ağrılarına birebirimdir.''
  Soğan: ''İştah açar, sindirimi kolaylaştırır, idrar sökerim, baygınlığa da iyi gelirim.''
  Nazlı, narin gelincik: ''Tatlı uykular veririm.''
  Sarımsak: ''İnsanlara benim kadar yararlısı azdır. İştah açar, vücudu güçlendirir, ishali keser, damar sertleşmesi ve yüksek tansiyona iyi gelirim.''
  Ebegümeci: ''Ben her derde devayım. Öksürüğe, bronşite, mideye çok iyiyimdir.'' diye övüm övüm övünüyormuş.

  İşte böylece Lokman artık kırları geziyor, duyduklarını bir ağacın altına oturup defterine yazıyormuş. Oğlunun kendini iyice ilme adadığını gören anası, ona babasının defterini vermiş. Lokman Hekimin ünü artık sadece Çukurova'ya değil, dünyanın dörtbir yanına yayılmış. Derdi olan ona koşuyormuş. Lokman'da gezebildiği yerleri geziyor, gittiği yerlere şifa götürüyormuş. Sonunda Nur Dağları'nın eteğindeki Misis kentine yerleşmiş. Misis kentini seçmesinin nedeni, oradaki dağlarda her çeşit hastalık için iyi gelen otların bulunmasıymış. Böylece ömrünün sonuna dek, insanlara hizmet ederek, onları iyileştirerek yaşamış, gitmiş.

Mihrimah & Mimar Sinan

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsça’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir.

Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.
Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.

Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır!


Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.


Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir.


Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir. 


Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. 


Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır.İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana.


İşte, aşka adanmış iki eser.

Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin.
Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.


Göreceğiniz manzaraysa şudur;


Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar!

5 Nis 2013

Mersin'in Gülnar İlçesi ve Aydıncık

  Kışı Akdeniz kıyısındaki otlaklarda geçiren yörükler,ilkbahar gelince çadırlarını söker,göç türküleri söyleyerek yaylaların yolunu tutarlarmış.Dumanlı dağlara kavuşmanın sevinci içinde yörükler gece demez, gündüz demez yol alırlarmış. Kervanın başını o yıl evlenecek bir yörük güzeli çekermiş.

  Yaylalara varınca yörük beyleri yaz aylarının belirli günlerinde Anay Pazarı'nda toplanırlarmış .Burada alışveriş yapılır, sohbetler edilir, eğlenceler düzenlenir, yenilir içilir, atalardan kalma tüm gelenekler sürdürülürmüş.

  Yörük beylerinden birinin Gül adında çok güzel bir kızı varmış. Bey her yıl güzel kızını da Anay Pazarı'na eğlensin diye getirirmiş.Bir başka Yörük beyinin Aydın adında oğlu,yine bir başkasının Nar adında bir oğlu varmış. Her iki beyin oğulları, her yıl bu pazara gelirlermiş. İkisi de Gül Hanımı görünce hayran olmuşlar ve ertesi yıl yine Anay Pazarı'nda Gül Hanımı babasından istemişler.

  Gül Hanımın babası bakmış, her iki delikanlı da yakışıklı, her ikisi de güçlü ve bilgili, bir seçim yapamamış. Bunun üzerine Aydın Bey'le, Nar Bey'i çağırarak, ''Her ikinizi de çok beğendim. Aranızda bir seçim yapamayacağım. Onun için ikinizden de bir dileğim olacak. Verdiğim işi hanginiz daha önce bitirirse, kızımı ona vereceğim'' demiş.

  İki bey oğlu buna razı olmuşlar.
  ''Sen, Nar Bey, Hacı Bahattin Köyünden Gilindire'ye su getireceksin.''
  ''Sen, Aydın Bey, Gilindire'ye dört ayak üstüne mermerden eşi bulunmayacak bir eser yapacaksın. Yalnız tek başınıza çalışacaksınız. Verdiğim işi kim daha önce bitirirse, kızımı o alacak''demiş.

  Gençlerin ikisi de heyecanla işlerinin başına koşmuşlar. Nar Bey suyun gözünü bulmuş, taşları oymuş, su boruları yapmış, dağları delmiş, suya yol açmış, sonrada bu borularla Gilindire'ye su akıtmış ve işini bitirerek Gül Hanımı almış.

  Kırk gün kırk gece süren düğünde, eğlenceler düzenlenmiş, yağlı güreşler yapılmış, davullar çalınmış. O günden sonra Anay Pazarı'na, Gül Hanım'la Nar Bey'in anısına, 'Gülnar' denmiş.

  Aydın Bey'e gelince , Gül Hanım'ın babasının istediği dört ayağı yapmış, ama bu dört ayak üzerine, nasıl bir mermer oturtayım, diye uzun uzun düşünürken, Gül Hanım'ın Nar Bey'le evlendiğini duymuş. O kadar üzülmüş ki, işini yarım bırakmış. Sevilen bir bey oğlu olduğundan, Gilindire'ye de Aydın Bey'i anımsatsın diye 'Aydıncık' demişler.

15 Mar 2013

Ağlayan Kaya...

Yarı tanrı Tantalos'un kızı Nioben Manisa'da doğmuş, tanrıça Hera ile birlikte çocukları bu yörede geçmiştir. Daha sonra Nioben'in yedisi kız, yedisi erkek 14 çocuğu olur. Çocukluk arkadaşı ve Zeus'un eşi Hera'nın ise Apollon ve Artemis olmak üzere iki çocuğu vardır. Her fırsatta çocuklarının sayısı ile gururlanan Niobe, topu topu iki çocuğu olduğunu söyleyerek küçümsediği Hera'yı öfkelendirir. Hera çocuklarından Nioben'yi cezalandırmasını ister. Apollon ve Artemis de oklarıyla Nioben'in bütün çocuklarını öldürür. Nioben, çocuklarının başında günlerce ağlar. Sonunda Tanrı Zeus, Nioben'in haline acır ve ıstırabına son vermek için onu ağladığı yerde taş haline getirir. 

Spil yamacındaki kadın başı şeklinde bu kayanın, göz çukurunu andıran girintilerinden sızan -daha doğrusu, yakın zamanda kuruduğu için artık sızmayan- su, Nioben'in göz yaşları olarak yorumlanır. Halk buraya"Ağlayan Kaya" der. yakından baktığında sıradan doğal bir kaya oluşumu; batı yönünde biraz uzaklaşırsak bakıldığında ise kadın başı şeklinde Nioben'in gözyaşlarıyla sulanan bağlarda yetiştiği söylenir...

Şahmeran

Günümüzden binlerce yıl önce, bugünkü Tarsus kenti civarlarında yedi kat yerin dibindeki mağaralarda yaşayan yılanlar varmış. Meran adı verilen bu yılanlar, çok akıllı ve iyi yüreklilermiş. Arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye büyük önem vererek, barış içinde mutlu bir hayat sürerlermiş. Meranların başında Şahmeran denilen bir kraliçeleri varmış. Genç ve güzel bir kadın olan Şahmeran hiç yaşlanmaz, öldüğü zamanda ruhu kızının vücuduna geçermiş.

 Efsaneye göre Şahmeran'la karşılaşan kişi Camsab'dır. Yoksul bir ailenin oğlu olan Camsab, evinin geçimini arkadaşları ile odun satarak sağlamaktadır. Bir gün arkadaşları ile birlikte bir kuyu dolusu bal bulan Camsab, arkadaşlarının aç gözlülüğü yüzünden kuyunun içindeki bal bitince kuyuda bırakılır. Terk edilen genç cebindeki çakıyı kullanarak burada gördüğü bir deliği genişletir ve daha büyük bir yere geçer. Uyandığında etrafının yılan ve ejderhalarla dolu olduğunu görür. O sırada yarı insan yarı yılan olan Şahmeran yanına gelir ve konuşurlar. Camsab kendisine yapılan ihaneti anlatır. Camsab'ın anlattıklarını dinleyen Şahmeran onu kuyudan çıkaracağını söyler. Fakat gençten ömrü boyunca asla yerini söylemeyeceğine dair söz alan Şahmeran ona yeterli miktarda dünyalık vererek genci kuyudan çıkarır.


 Köyüne dönen Camsab, ülkesinin hasta hükümdarının iyileşebilmesi için Şahmeran'ın etinin önerildiğini duyar ve ses çıkarmaz. Bir gün arkadaşları ile sohbet ederken Şahmeran'ı gördüğünü ağzından kaçırır. Arkadaşları tarafından bu olay padişaha ulaştırılır. Padişah Camsab'ı huzuruna çağırarak Şahmeran'ın yerini göstermesini ister. Fakat Camsab bir türlü Şahmeran'ın yerini söylemez. Kendisine altınlar ve vezirlik ünvanı verileceğini duyan Camsab Şahmeran'ın yerini vezire gösterir. Vezir bazı sihirli kelimeleri söyleyerek Şahmeran'ı altın bir tepsi içinde kuyunun dışına çıkarır. Vezir'in adamları Şahmeran'ı öldürür ve onun etini hükümdara yedirirler, hükümdar sağlığına kavuşur. Efsane, Şahmeran'ın insanoğluna olan sadakati ve iyi niyetine karşılık gördüğü ihaneti anlatır.


Bazı rivayetlere göre de yılanlar hala Şahmeran'ı yaşıyor bilirlermiş.

Neden Hercai...

Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar diğer çiçekler gibi onlarda açıp güneşe merhaba derlerhercai
Fakat bir bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine: “Biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım, kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki, bütün doğa bize ait olsun” der ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler.
Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar.
O gün bugündür, karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe “Kardelen” sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de “Hercai” denilir.
İşte bu yüzden hayırsız sevgiliye “Hercai” diye hitap edilir.