22 May 2015

Eyvah Leyla Oldum 2!

   Biliyorsunuz (bilmiyorsanız lütfen bakınız. http://kelimesikelimesine.blogspot.com.tr/2014/10/eyvah-leyla-oldum.html) geçen okul döneminde okulum bana bir sürpriz yapmış ve şenliğe Yüksek Sadakat gelmişti. Hatta kendi çapımda bir çılgınlık yaparak tek başına gitmiştim konsere. Dün (20.05.2015) daha büyük bir çılgınlık yaparak bu sefer Gazi İİBF’ye yanıma Çekikçiğimi de alarak gittim. Hem de başı ağrıyorken…
 
  Yeter bu kadar normal insanlık özütüme dönüyorum ben… Ben, evet bildiğiniz ben, Çekikle, evet benim bedenen ve ruhen iki katım olan biricik arkadaşcağızımla, Yüksek Sadakat konserine gittim! Bayağı böyle okuldan Kızılay metrosuna oradan Ankaraya binip Beşevler metrosunda inerek. Girişe kadar bir sorun çıkacak diye içim çatladı, terler titremeler bastı. Şimdi her şeyin en başından başlıyorum. Takvimler 2015’in 8 Mayıs’ını gösteriyordu. Günlerden cuma ve benim dersim yok. Yeni taşındığımız evde internet alt yapısı olmadığından vınnla artık olduğu kadar internette geziyorum. Bir yandan da Çekikciğimle konuşuyoruz telefonda. Birden karşıma Yüksek Sadakat resmi hesabından üzerinde Mayıs 2015 yazan bir resim çıktı. Gayri ihtiyari tıkladım. Bir baktım ki 20 Mayıs Ankara (Açıklanacak) ve 31 Mayıs Ankara (Açıklanacak) yazıyor. İlk konseri öğrendiğimde içimde bağıran o ses yine aynı şiddetle bağırdı. ‘Bahar Şenlikleri!’ Son dönemin gözde jargonuyla ‘Aman Tanrım didim!’ Dedim yani… Derken bir de yüksek sesle söyleyince Çekikçiğimden yanıt geldi. (Diyaloglarda parantez içinde olanlar aklımdan geçenler)

‘E gideriz…’
‘Nasıl? Kim? Kiminle? Yüksek Sadakat konserine?’
‘Evet gideriz işte ikimiz!’. (Acaba kendimi cimciklesem uyanır mıyım? Uyanmasam hoş olur ama…)
‘Şaka mı bu? Dalga mı geçiyorsun, müşteri mi seçiyorsun?’
‘Sarı… Ne diyorsun Allah aşkına gideriz işte ikimiz… Hatta senin için bir iyilik yapayım. Nereye geleceklerini ben takip edeyim.’
‘Ah bu olmaz işte o mutluluk bana ait olmalı!’ (Kaptırmam kimseye o mutluluğu!)

  Sonraki 1 hafta yeri öğrenmeye çabalarken 4 GB interneti 1 GB’a indirdim. En son bir resmin altına yazdım. ’20 Mayıs ve 31 Mayıs Ankara konserlerinin yer ve saatlerini açıklasanız artık…’ Ertesi gün altına birisi cevap olarak bir link koymuş. Linke tıkladığım an Gazi İİBF sayfasına yönlendirildim. Gazi Üniversitesi 60. Yıl şenliği konuğu Yüksek Sadakat yazıyordu sitede. Öğrendiğim gibi Çekiği arayıp ‘Sakın öğrenci kimliğini unutma’ diye sıkı sıkı tembihledim. Hala inanamıyordum. 17 Mayıs’ta Cingi kendi twitter hesabından bir önceki konserin videosunu paylaştı. Dayanamadım altına yazdım. ‘Çok eğlenmişsiniz... Az kaldı. Gazi'de bende eğleneceğim biraz daha sabır... Dayanacağım 3 gün...‘ Ve favorilerine alındım.

  Fakat o 3 gün dayanılacak gibi değildi. Dersler uzadı, zaman geçmek bilmedi… Ama tabii en sonunda günler bitti saatler kaldı. Tıpkı önceki konserde yaptığım gibi bir bavul-çanta hazırladım ama itiraf edeyim bu çok daha kapsamlıydı. Sanki hoca halimi biliyormuş gibi dersi erken bitirdi. Bende Çekiği arayıp dersin erken bittiğini anlattım. ‘Hadi Kızılay’a gidelim!’ dedi. Tamam deyip hemen otobüse ardından da metroya binip Meşrutiyet Caddesine indim. 45 dakika sonra bir telefon geldi.


‘Sarı sana bir şey diyeceğim… Bana 2 lira bul!’
‘O niye?’
‘Çantamı bulamıyorum…’ (Bir aksilik çıkmasa çatlardım zaten…)
‘Nasıl yani?’
‘Geçen İllegalde unuttum galiba…’
‘Helal olsun… Peki o nerede?’
‘Resim kursunda…’
‘Helal 2…’
‘Neyse ben para bulursam geleyim.’
‘İstersen gelmeyebilirsin biliyorsun değil mi? Vicdan azabı çektirme bana.’
‘Olmaz söz verdim geleceğim!’
‘Peki umarım bulursun…’
Aradan 1 buçuk saat geçer ve bir telefon daha gelir…
‘Sarı çikolata yeminle büyük nimet biliyor musun?’
‘Biliyorum ama bugün benim yegane nimetim sen ve öğrenci kimlik kartın…’
‘Ah tabii bir de çikolatanın altından çıkan iki lira…’
‘İki lira mı çıktı?’
‘Evet bekle beni geliyorum!’ (Bugün konser ve senden başka işim yok ki zaten)

Yarım saat sonra yan yana İllegal’in resim kursuna doğru ilerliyorduk. Burada geçen 2 saati atlıyorum. Çünkü ben hariç herkes bir şeyler çizdi bense o konuda yeteneksizlik abidesi olduğumdan bomboş oturdum.

  Saat 18:59 yer Gazi İİBF bahçesi. Çekik baş ağrısından çatlamak üzere buna rağmen (git vallahi eziyet ediyorum sana dememe rağmen) gitmedi. Yarım saat sonra nerede görsem tanıyacağım aletler yavaş yavaş sahnede yerlerini almaya başladı. Merak edip arka tarafa geçtim. Güvenlikler yemek yiyordu. Afiyet olsun dedikten sonra bilmeme rağmen konser saatini sordum. Elimde 3 albüm gören güvenlik görevlisi ‘İmza için mi?’ dedi.

 ‘Evet yardımcı olur musunuz?’
‘Tamam biz gelince seni bulur haber veririz. Murat Abinin yiğeniyim dersin.’ deyip beni yolladılar.  

  Saat 19:45. Başlamaya son 15 dakika… Siyah bir araç mümkün olduğunca sessiz içeri giriyor. Bunu gören ben sanki orada mıknatıs varmış gibi o tarafa doğru çekiliyorum ama cesaret ve özgüven 0 olduğundan olduğum yere çivilenmiş haldeyim. ‘İmdat!’ diye bir söz çıkıyor ağzımdan ‘Hadi Sarı!’ diyor Çekik. İçimden ‘Hadiymiş hareket edebilsem zaten uçacağım’ diyorum dışımdan da söylemeye çalışıyorum fakat ses çıkmıyor. Kursta vik vik vik öten ben başından aşağı süt dökülmüş kedi gibiyim. En son Çekik kolumdan tuttuğu gibi beni o tarafa götürüyor. Onunla bacaklarım titrek ve 
uyuşuk bir halde çalışmaları gerektiğini hatırlayıp görevlerini yerine getiriyorlar. Gittikçe hızlanıyorum artık kolumdan kimse tutmuyor, bir şey oldu bacaklarıma yavaşlamaları gerek Çekik arkada kaldı. Kaybetmemeli beni. Kaybetmemeliyim onu. Cingi… Algıda seçicilik bu olsa gerek. O kadar insan arasında gözlerim Cingi’ye takılıyor.  Gözümü ondan ayırmayı becerebilsem Uğur Onatkut’un şaşkın şaşkın bana baktığını fark edebileceğim. Ama edemiyorum. Son 4-5 metre. Uğur Onatkut’un gözleri bana dikili, Cingi Onatkut’a bir şeyler anlatıyor. Birden olduğum yere tekrar çivileniveriyorum. Arkamdan bir insanın sıcaklığı geliyor. Omzumda bir el hissediyorum. Ardından aynı anda iki farklı sesten iki farklı cümle. Biri 4 dakika uzatılmış maçın 3. dakikasının son çeyreğinde gol atılabileceğinden emin ‘Hadi be cimcime’ diyor. Tanıyorum bu sesi gözlerim doluyor. Hayır ağlamamalıyım. Adam akıllı durun çeşmeler!

  İkinci ses daha sakin ve kararlı.  Aynı zamanda hep arkamda olacağını bildiğim o tanıdık sıcaklığın sahibi ‘Hadi bakalım Sarı…’ Bacaklarım tekrar işlevlerini hatırlıyorlar. Yavaş ve ürkekler bu sefer. Cingi beni fark ediyor. Bedeni ve ayakları yavaşça bana dönüyor. Gözlüklerinin arkasından göremesem de adım kadar iyi biliyorum gözlerinin içindeki ‘Bu kızı bir yerden hatırlayacağım.’ duygusunu. Savaşa giden süvari gibi elimdeki üç albüme daha bir sıkı sarılıyorum. Bir sıcaklık hissediyorum. Yüzüm mü kızardı? İhtimal dahili… İki hayranı olduğum insan yan yana ve bana bakıyorlar. ‘Buyrun’ diye bir ses geliyor kulağıma. Kime ait olduğundan emin değilim ama yavaş da olsa dilim çözülüyor. ‘Bir imza alabilir miyim?’ İstemsizce dudaklarımın kıvrıldığını hissediyorum. ‘Tabii’ diye sağımdan bir ses geliyor. Sarışın sakallarından pek fark edilemese de dudaklarının kıvrıldığından eminim. Uğur Onatkut… O an fark edebiliyorum onu ancak. O kadar Cingi’ye takılmışım ki bir anlığına tabii cevabıyla afallıyorum. Ellerim çözülüyor 3 albümü ona doğru uzatıyorum fakat bir şey unuttuğumu o anda fark ediyorum. Kalem?! ‘Asetat kalemim yok!’ cümlesi istemsizce ağzımdan çıkıveriyor. Aynı anda elim çantamdaki kalemliğe dalıp çıkıyor. Hafif bir kıkırdama geliyor. Sese doğru yönelmeme gerek yok. Çekik ve Onatkut aynı anda kıkırdaşıveriyor. ‘Dur bakalım neler varmış…’ sesin sahibi Onatkut. Fark etmiş olmalı Cingi’ye olan bakışımı. Fazla çabaya gerek yok fark edilemeyecek gibi değilim zaten. Ellerim ve bacaklarım titriyor. ‘Bir de şu titremeden kurtulabilsem!’ sesli söylediğimin farkında değilim. Onatkuttan tekrar cevap geliyor. ‘Sakin ol derin bir nefes al…’ İçimden sıkıysa o nefesi sen al diyesim geliyor ama bu sefer başarılıyım sesim çıkmıyor. Neden? Çünkü bir yandan nefes almaya çalışıyorum. Adam haklı kaç yıllık sahnesi var heyecanlarını iyi yeniyorlar. Cingi’nin ince dudakları yavaşça yukarı çıkarken ‘Keçeli tarzı bir şey de olur.’ diyor. Bu arada 3 tükenmez ve 1 turuncu stabilo çıkıyor. 

 
İlk önce Cingi eline ilk albümünü alıyor. Her şeyiyle bu albümü kendisi ikinci masterı sırasında yaptı. Bunu çok iyi biliyorum. Onu tanıdığım ilk şarkı o albümün içinde çünkü. Yüzünde tekrar bir tebessüm oluşurken sormasına fırsat vermeden adımı söylüyorum. Lafım bittiği an arkamdan Çekiğin sesi geliyor. ‘İki buçuk yıllık yegane sapığınız.’ Onatkut dayanamayıp kıkırtı ile kahkaha arası bir gülüş anı yaşıyor. Cingi ise beni hatırladığı yetmez gibi Çekiği de hatırlamışçasına gülüyor. ‘Dikkat et biraz dokunma da silinmesin…’ Tamam anlamında gözlerimi kırpıştırıyorum. Konuşmaya gücüm yok. Neredesin ey gündüz yakamı bırakmayan enerji… Sırayla diğer ikisini de imzalıyorlar ve ‘İşte bu kadar basit…’ diye bir cümle daha geliyor Onatkuttan. Birden sakinleştiğimi, uykumun geldiğini hissediyorum. Fotoğraf çektirdikten sonra teşekkür ederek yavaşça uzaklaşıyoruz yanlarından. Çekik göz ucuyla beni takip ediyor. Bense sıradan bir gecede gördüğüm rüyalarda gibi umursamazım. Sadece titriyorum geçmiyor, geçemiyor bir türlü…

  3 sıra oluşmuş sahnenin önünde. İlk bulduğum aralıktan pardon diye dalıyorum içeri. En öne geçmeliyim zaten minik bir şeyim. ‘Pardon ben bir geçebilir miyim?’ 2. sıradaki kızdan ‘Neden?’ sesi geliyor. ‘Ben zaten miniğim siz her şekilde görürsünüz sahneyi.’ diye cevabı yapıştırıveriyorum. Pişman mıyım? Hayır. Eminim oraya sadece hava olsun diye geldi. Ama ona o cevabı vermek iyi geliyor bana. Heyecanım geçiyor. Ve sahne!!!

  Kendimi tutamıyorum. Ellerim benden habersiz ben şarkılara eşlik ederken işaret diline çeviriyorlar her şeyi. Serkan Özgen’nin tam önündeyim ve göz göze geliyoruz. Ben kendimi kaptırmışım, ellerim apayrı bir dünya benden… Haliyle adamcağız gülüveriyor. Ne kadar alışmışım tepkilerine… O gülüşü gördüğümde fark ediyorum. Sanki hep onlarla birlikteyim. Hepsinin anlık tepkileri hafızama kazınmış.

  Bir an düşünüyorum kaç yıldır dinliyorum bu adamları? Ya da kaç yaşından sorusu daha kolay 
olacak gibi… 10…? Hayır daha fazla… Gözümün önüne geliyor anneannemin eski evinin oturma odası. Kapının tam karşısındaki, 33 ekran, siyah, tüplü, insanı sinir hastası edecek potansiyele sahip o televizyonla başladı her şey... Yalnızca tek kanalı çekerdi. Kral TV… Hala akıl erdiremem TRT’nin
bile çekmediği o televizyon nasıl Kral’ı çekerdi ama eminim ilk orada görmüştüm onları. Henüz okuma-yazmam yoktu. Anasınıfında bile değildim fakat 5 yaşına yakın olduğumdan eminim. Kutlu Özmakinacı’nın hiç saçı yokken Serkan Özgen’in bir erkeğe göre uzun olan siyah saçları çekmişti ilk dikkatimi. Sonra şarkıları… ‘Belki üstümüzden bir kuş geçer’ dedikleri an bir hevesle uçuşuverirdi kuşlar üstümden.

(https://www.youtube.com/watch?v=iK6bFu4lIAM) Bunlar aklımdan geçerken fark ettim ‘Belki üstümüzden bir kuş geçer’ şarkısını söylediğimizi. Evet bende eski bir alışkanlığı yerine getirircesine söylüyordum. Bağıra bağıra hem de… Ardından şarkı değişti. Yürüyorum çalmaya başladı. (https://www.youtube.com/watch?v=9jvmW6QNQC8) Bir anda herkes sustu. Sahnenin ortasında bir Cingi, bir de aşağıdan ben... Sadece ikimiz şarkıyı söylüyoruz. Bu şarkıyı bilen tek kişi ben olamam! Olmamalıyım! Ama öyleyim. Cingi haricindeki sahnedeki 4 kişinin ve çevremdeki insanların bana baktığını hissediyorum. Ama yılmayacağım bu benim en sevdiğim şarkılarından…

  Tekrar şarkı değişiyor. Haydi gel içelim… (https://www.youtube.com/watch?v=8PiLXEDnLbk) Herkes zıplamaya başlıyor. Şarkı bitiyor ve arkadan birisi sahneye çıkıyor. Cingi’nin kulağına bir şeyler fısıldıyor. Ya kötü bir haber ya da fazla ilginç bir şey diyorum içimden ve Cingi’nin sesi hoparlörden çıkıyor. ‘Evet arkadaşlar biraz geç çıktık sahneye fakat bu kesinlikle bizden kaynaklı değil. Jeneratörde küçük bir arızadan dolayı. Bir de size çok ilginç bir uyarım var. Biliyorsunuz yanda bizim kampüs var bu yüzden gürültü açısından no problem. Fakat sizin üzerinde durduğunuz zeminin altı otopark. Biliyorsunuz sağdan soldan girişler var. Lütfen zıplayarak bu geceyi hastanede kapatmayalım. Bizde sorun yok siz zıplıyorsunuz. Bu yüzden şarkılara eşlik edin, ellerinizi havaya kaldırın fakat zıplamayın! Sonra ortalığı yıktılar falan diye dedikodu çıkarıyorlar. Ben size son 4 şarkıda işaret vereceğim. İşaret verdikten sonra küçük küçük 30 cm. aşmayacak kadar zıplayalım. Şimdi lütfen sıradaki şarkıda siz zıplamayın. Biz zıplayacağız. Topluca aşağı otoparka inmeyelim.’

  Belki izlemişsinizdir Çin’de bir konserde sahne çöküyordu. Haberlerde vermişlerdi geçen haftalarda. İşte o görüntü geldi gözümün önüne ve gülmeye başladım. Sinirlerim boşalıyor olmalı çünkü şu an bile tutamıyorum kendimi.

  Önce Deniz Alemdar’ın baterisi ile Kutlu Özmakinacı’nın gitarından birbiriyle uyumlu iki ses çıkıyor ve Serkan Özgen ve Cingi zıplamaya başlıyor. Beni Bırakma…(https://www.youtube.com/watch?v=6f5tZ9HzV68) Çekik bana göz ucuyla bakıp ‘Tanrım ben ne yaptım!’ pişmanlığı yaşıyor. Ben çıldırmışçasına zıplıyor (evet o yasak bana sökmedi.) bir yandan da şarkı söylüyorum. 5 şarkı ardından konser bitti. Hemen geldikleri arabanın yanına koştum. Serkan Özgen
ve Kutlu Özmakinacı’dan imza almamıştım. Bildiğiniz nöbet tuttum arabanın önünde… Önce imzalarımı sonra fotoğraflarımı aldım. Serkan Özgen’de bir çırpıda ‘Pena, fotoğraf ve imza istiyorum!’ deyince adamın feleği şaştı. ‘Üç isteğini de karşılamaya çalışacağım…’ dedi gülerek. Diğer insanların da kıkırdadığını duyuyorum fakat gram umurumda değiller o an. Ben cesaretimi toplamışım, kem küm etmeden söylemişim ya isteğimi gram umurum değil! Önce elini cebine attı. Ardından sanki Lila’ya (yanakları mıncık mıncık edilesi kızı) anlatıyormuş gibi eğildi ve ‘Maalesef pena kalmamış ya…’ dedi. İçimden ‘Vay pislikler toplamışlar tüm penaları’ dedim. Sıra Cingi’ye geldiğinde ‘Olmaz biz seninle çektirdik’ demez mi? Tamam kabul ediyorum çektirdik ama orada Uğur Onatkutta vardı. ‘Ama…’ diyecek oldum. ‘Hayır olmaz’ cevabını aldım. ‘Peki teşekkür ederim…’ Tam arkamı dönüp gidiyordum ki ‘Tamam gel gel…’ sesini duydum. Koşa koşa gidip fotoğrafımı çektirdim… Onlar artık uçağa yetişmeliyiz derken ben Tanrıya bugünü bana bahşettiği için teşekkür ediyordum.


  Ve dönüş yolu… Annemi aradık. Onları beklerken biz de yola doğru ilerlemeye başladık. Kaldırıma oturduk ve Çekikten günün son komedisini duydum. 
‘Sarı sen delisin biliyorsun değil mi?' 
'Evet ama çatlaklar iyidir. Işık sızdırır.'
'Neyse... (eşyaları) Toplada gel. Haydi gel içelim…’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarda argo ve benzeri kelimeler kullanmamaya dikkat ediniz.
Türkçenin imla kurallarına uymaya özen gösteriniz.
+18 içerikli yorumlar yapmayı aklınızdan geçirmeyiniz.
Facebook ve Twitter Türkçesiyle yazılmış; k ve v harfleri yerine q,w,x harfleri kullanılan yorumlar okunmadan silinecektir.